Yükleniyor

Blog Detayları

CEVAP DİLEKÇESİ VERİLMEMESİ HALİNDE DAVALININ DELİL SUNMA HAKKI VE ÖN İNCELEME AŞAMASINDA DELİL REJİMİ

CEVAP DİLEKÇESİ VERİLMEMESİ HALİNDE DAVALININ DELİL SUNMA HAKKI VE ÖN İNCELEME AŞAMASINDA DELİL REJİMİ

GİRİŞ

Medeni yargılama hukukunda usul kuralları, yargılamanın düzenli, hızlı ve öngörülebilir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla ihdas edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), bu amaca ulaşmak için özellikle dilekçeler aşamasında tarafların iddia ve savunmalarını yoğunlaştırmalarını öngören bir sistem benimsemiştir.¹ Bu sistemde, tarafların vakıalarını ve bunlara ilişkin delillerini belirli aşamalarda ileri sürmeleri beklenmekte; bu çerçevenin dışına çıkılması ise kural olarak sınırlandırılmaktadır.

Bununla birlikte, usul kurallarının katı ve şekilci bir yaklaşımla uygulanması, bazı durumlarda yargılamanın amacını zedeleyebilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle davalının süresi içinde cevap dilekçesi sunmaması hâlinde ortaya çıkan hukuki durum, bu bağlamda tartışmalı alanlardan birini oluşturmaktadır. HMK m.128 hükmü uyarınca cevap dilekçesi vermeyen davalı, davacının ileri sürdüğü vakıaları inkâr etmiş sayılmakta; ancak bu inkârın kapsamı ve davalının delil sunma hakkına etkisi uygulamada farklı yorumlara konu olmaktadır.²

Öğretide, cevap dilekçesinin davalının savunma çerçevesini belirleyen temel araç olduğu, bu nedenle delillerin de kural olarak bu dilekçede gösterilmesi gerektiği kabul edilmektedir.³ Bununla birlikte, inkâr karinesinin varlığı karşısında davalının tamamen delilsiz bırakılmasının, ispat yükü sistematiği ile bağdaşmayacağı da ileri sürülmektedir. Nitekim ispat yükü kural olarak davacıya ait olup, davalının cevap dilekçesi vermemesi bu yükü ortadan kaldırmamaktadır.

Sorun özellikle teknik inceleme gerektiren uyuşmazlıklarda daha da belirgin hâle gelmektedir. Trafik kazalarından kaynaklanan tazminat davalarında kusur tespiti, uzmanlık gerektiren bir değerlendirme olup, bu hususun bilirkişi incelemesi yapılmaksızın belirlenmesi mümkün değildir. Yargıtay da, trafik kaza tespit tutanaklarının tek başına hükme esas alınamayacağını ve kusurun uzman bilirkişi aracılığıyla belirlenmesi gerektiğini kabul etmektedir. Bu tür durumlarda davalının delil sunma imkânının ortadan kaldırılması, maddi gerçeğe ulaşılmasını güçleştirebilecek niteliktedir.

Öte yandan, usul kurallarının uygulanmasında anayasal sınırların da gözetilmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi, usul hükümlerinin mahkemeye erişim hakkını ortadan kaldıracak şekilde aşırı şekilci yorumlanamayacağını açıkça ifade etmektedir. Bu bağlamda, delil sunma hakkının tamamen ortadan kaldırılması sonucunu doğuran yorumların, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ile bağdaşmayacağı kabul edilmektedir.

Bu çalışma, cevap dilekçesi verilmemesi hâlinde davalının delil sunma hakkını, HMK hükümleri, öğretideki görüşler ve yüksek yargı içtihatları ışığında incelemeyi; özellikle usul kurallarının uygulanmasında anayasal sınırların nasıl çizilmesi gerektiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

DİPNOTLAR

  1. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay / Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s. 483-485.
  2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.128.
  3. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı, Ankara, Yetkin, 2013, s. 307-309.
  4. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 2. Baskı, Ankara, Yetkin, 2016, s. 600-602.
  5. HMK m.190; ayrıca bkz. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 601-603.
  6. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 30.01.2007 tarih, E.2006/13872, K.2007/1062; aynı yönde değerlendirme için bkz. Anayasa Mahkemesi, B. No: 2013/5619, 15.04.2015, § 23-24.
  7. Anayasa Mahkemesi, Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No:2014/13156, 20.04.2017, § 46; ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, Siman Üstün, B. No: 2018/3026, 13.01.2022.
  1. USUL KURALLARININ FONKSİYONU VE HMK SİSTEMİNDE YOĞUNLAŞTIRMA İLKESİ

Medeni yargılama hukukunda usul kuralları, yalnızca şekli düzenlemeler bütünü olmayıp, maddi hukuktan doğan uyuşmazlıkların etkin ve adil şekilde çözülmesini sağlayan araçsal normlar niteliğindedir.¹ Bu bağlamda usul kurallarının temel amacı, bir yandan yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmasını temin etmek, diğer yandan ise tarafların iddia ve savunmalarını etkili biçimde ortaya koyabilmelerini güvence altına almaktır.²

6100 sayılı HMK, bu amaç doğrultusunda “yoğunlaştırma ilkesi”ni benimsemiştir. Yoğunlaştırma ilkesi, tarafların iddia ve savunmalarını belirli bir aşamada toplamasını ve yargılamanın bu çerçevede ilerlemesini ifade eder.³ Bu ilke, özellikle dilekçeler aşamasında kendini gösterir. Taraflar, dava ve cevap dilekçelerinde vakıalarını ve bu vakıalara dayandıkları delilleri ileri sürmekle yükümlüdür.

Bununla birlikte, yoğunlaştırma ilkesinin mutlak ve katı bir şekilde uygulanması, yargılamanın amacına aykırı sonuçlar doğurabilir. Nitekim öğretide, bu ilkenin “maddi gerçeğe ulaşma” amacını ortadan kaldıracak şekilde yorumlanamayacağı açıkça vurgulanmaktadır. Usul kuralları, hakkın kullanılmasını imkânsız hâle getiren bir engel değil, hakkın etkin şekilde kullanılmasını sağlayan bir araç olarak değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede HMK’da yer alan düzenlemeler, bir yandan tarafların usule uygun davranmasını zorunlu kılarken, diğer yandan hâkime belirli ölçüde takdir yetkisi de tanımaktadır. Özellikle HMK m.145 hükmü, süresinde sunulmayan delillerin belirli şartlar altında sonradan ileri sürülebilmesine imkân tanıyarak, katı şekilciliğin önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Bu düzenleme, usul kurallarının esnek uygulanabileceğini gösteren önemli bir normdur.

Ön inceleme aşaması ise yoğunlaştırma ilkesinin tamamlayıcı unsurunu oluşturur. HMK m.137 ve devamı hükümleri uyarınca bu aşamada, tarafların iddia ve savunmaları netleştirilmekte ve çekişmeli vakıalar belirlenmektedir. Özellikle HMK m.140/5 hükmü ile delillerin sunulması için kesin süre verilmesi, yargılamanın bundan sonraki aşamasında delil rejiminin kesinleşmesini sağlamaktadır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kesin süre uygulamasının hangi aşamada ve hangi şartlarla devreye girdiğidir. Öğretide, delillerin kesin olarak sınırlandırılmasının ön inceleme aşamasında gerçekleştiği, bu aşama öncesinde verilen sürelerin ise kural olarak kesin süre niteliği taşımadığı ifade edilmektedir. Dolayısıyla, ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin değerlendirilmemesi, HMK’nın sistematiği ile bağdaşmayabilir.

Yargıtay uygulamasında da usul kurallarının amacına uygun yorumlanması gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle delil sunma hakkının tamamen ortadan kaldırılması sonucunu doğuran katı yorumların, yargılamanın adil yürütülmesi ilkesine aykırı olabileceği kabul edilmektedir.¹

Sonuç olarak, HMK’da benimsenen yoğunlaştırma ilkesi, yargılamanın etkinliğini sağlamak bakımından önemli olmakla birlikte, bu ilkenin uygulanmasında ölçülülük ve hakkaniyet ilkelerinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Usul kurallarının amacı, tarafların hak arama özgürlüğünü sınırlamak değil, bu özgürlüğün düzenli ve etkili şekilde kullanılmasını sağlamaktır.

DİPNOTLAR

  1. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı, Ankara, Yetkin, 2013, s. 27-29.
  2. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay / Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s. 35-37.
  3. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 485-487.
  4. HMK m.119, m.129.
  5. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 2. Baskı, Ankara, Yetkin, 2016, s. 602-604.
  6. HMK m.145; ayrıca bkz. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 605-607.
  7. HMK m.137-140.
  8. HMK m.140/5.
  9. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 522-524.
  10. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.12.2018 tarih, E.2017/1588, K.2018/2045.
  1. DELİL SUNMA HAKKI VE SINIRLARI

Medeni yargılama hukukunda delil sunma hakkı, tarafların iddia ve savunmalarını ispat edebilmeleri bakımından vazgeçilmez bir unsurdur. Bu hak, yalnızca usul hukukuna ilişkin bir teknik imkân olmayıp, aynı zamanda adil yargılanma hakkının da bir parçasını oluşturur.¹

HMK sisteminde delil sunma yükümlülüğü, esas itibarıyla dilekçeler aşamasında yerine getirilmelidir. Nitekim HMK m.129 uyarınca davalı, cevap dilekçesinde savunmasının dayanağı olan vakıalarla birlikte bunların ispatına yarayan delilleri göstermek zorundadır.² Aynı şekilde HMK m.194 hükmü gereğince tarafların, dayandıkları vakıaları somutlaştırmaları ve bu vakıaları hangi delillerle ispat edeceklerini açıkça belirtmeleri gerekir.³

Bu düzenlemeler, yargılamada sürpriz kararların önlenmesini ve taraflar arasında silahların eşitliği ilkesinin korunmasını amaçlamaktadır. Ancak delil sunma hakkının bu şekilde sınırlandırılması, mutlak nitelikte değildir. Zira HMK m.145 hükmü, belirli şartların varlığı hâlinde sonradan delil sunulmasına imkân tanımaktadır. Bu hüküm, usul kurallarının katı şekilde uygulanmasının doğurabileceği sakıncaları gidermeye yönelik bir esneklik mekanizması olarak kabul edilmektedir.

Bu noktada, cevap dilekçesi verilmemesi hâlinde delil sunma hakkının kapsamı özel bir önem kazanmaktadır. HMK m.128 hükmü gereği davalı, cevap dilekçesi vermese dahi davacının ileri sürdüğü vakıaları inkâr etmiş sayılır. Bu düzenleme, davalının tamamen savunmasız bırakılmasını engellemekte; ancak aynı zamanda yeni vakıa ileri sürme imkânını da sınırlamaktadır.

Öğretide, bu durumun delil sunma hakkına etkisi konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bir görüşe göre, cevap dilekçesi verilmemesi hâlinde davalının delil sunma imkânı da ortadan kalkar; zira delillerin dilekçelerde gösterilmesi zorunludur. Buna karşılık diğer bir görüş, inkâr karinesinin varlığı karşısında davalının, davacının iddiasını çürütmeye yönelik deliller sunabileceğini kabul etmektedir.¹

Bu ayrımın temelinde, “yeni vakıa ileri sürme” ile “mevcut vakıayı inkâr etme” arasındaki fark yer almaktadır. Davalının cevap dilekçesi vermemesi hâlinde yeni vakıa ileri sürmesi mümkün olmamakla birlikte, davacının iddialarının doğruluğunu tartışması mümkündür.¹¹ Bu durumda, davacının ileri sürdüğü vakıaların ispatına yönelik delillerin değerlendirilmesi, ispat yükü sistematiğinin doğal bir sonucudur.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 27.12.2018 tarihli kararında, süresinde cevap dilekçesi vermeyen tarafın sonradan delil bildirmesinin sınırlandırılması gerektiği ifade edilmekle birlikte, bu sınırlandırmanın mutlak olmadığı da anlaşılmaktadır.¹² Özellikle delilin yeni bir vakıaya değil, mevcut vakıanın değerlendirilmesine yönelik olması hâlinde farklı bir sonuca ulaşılması mümkündür.

Bu bağlamda, delil sunma hakkının kapsamı belirlenirken, delilin niteliği belirleyici ölçüt olarak kabul edilmelidir. Eğer sunulan delil, davalının yeni bir vakıa ileri sürmesine hizmet ediyorsa, bu durumda delilin reddi hukuka uygun kabul edilebilir. Buna karşılık delil, davacının ileri sürdüğü vakıanın doğruluğunu tartışmaya yönelik ise, bu durumda delilin değerlendirilmesi gerekir.

Aksi yöndeki bir yaklaşım, davacının ispat yükünü fiilen ortadan kaldırarak, yargılamanın tek taraflı hâle gelmesine yol açabilir. Bu durum ise hem HMK’nın sistematiği hem de adil yargılanma hakkı ile bağdaşmayacaktır.

DİPNOTLAR

  1. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay / Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s. 598-600.
  2. HMK m.129.
  3. HMK m.194.
  4. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 600-602.
  5. HMK m.145.
  6. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 2. Baskı, Ankara, Yetkin, 2016, s. 610-612.
  7. HMK m.128.
  8. Tanrıver, s. 602-604.
  9. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı Ankara, Yetkin, 2013, s. 309-311.
  10. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 603-605.
  11. Tanrıver, s. 603.
  12. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.12.2018 tarih, E.2017/1588, K.2018/2045.
  1. ÖN İNCELEME AŞAMASI VE KESİN SÜRE REJİMİ

HMK’da ön inceleme aşaması, dilekçeler aşamasının tamamlanmasından sonra gelen ve yargılamanın çerçevesinin kesin olarak belirlendiği kritik bir safhayı ifade eder.¹ Bu aşamanın temel amacı, taraflar arasındaki uyuşmazlığın sınırlarını çizmek, çekişmeli vakıaları tespit etmek ve delil rejimini netleştirmektir.²

HMK m.140 hükmü uyarınca hâkim, ön inceleme duruşmasında tarafların iddia ve savunmalarını dikkate alarak çekişmeli hususları belirler ve taraflara delillerini sunmaları için kesin süre verir.³ Bu düzenleme ile kanun koyucu, delillerin belirli bir aşamada kesin olarak ortaya konulmasını ve yargılamanın bundan sonra bu çerçevede yürütülmesini amaçlamıştır.

Kesin süre kurumu ise HMK m.94’te düzenlenmiş olup, sürenin kaçırılması hâlinde ilgili usul işleminin yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. Ancak kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi için, bu sürenin açıkça “kesin” olduğunun belirtilmesi ve sürenin sonuçlarının ihtar edilmesi gerekmektedir.

Bu noktada önemle vurgulanması gereken husus, delil sunma bakımından kesin sürenin hangi aşamada devreye girdiğidir. HMK sistematiği birlikte değerlendirildiğinde, delillerin kesin olarak sınırlandırılmasının ön inceleme aşamasında gerçekleştiği kabul edilmektedir. Dolayısıyla, ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin, sırf dilekçeler aşamasında ileri sürülmemiş olması gerekçesiyle değerlendirme dışı bırakılması, kanunun sistematiği ile bağdaşmayabilir.

Öğretide de, ön inceleme aşamasının delil rejiminin kesinleştiği aşama olduğu ve bu aşamaya kadar tarafların delil sunma imkânının devam ettiği yönünde görüşler bulunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle HMK m.140/5 hükmünün lafzı ile de uyumludur. Zira söz konusu hüküm, delillerin sunulması için kesin sürenin ön inceleme aşamasında verilmesini öngörmektedir.

Buna karşılık uygulamada, tensip zaptı ile taraflara verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edildiği ve bu süre içinde sunulmayan delillerin değerlendirme dışı bırakıldığı görülmektedir. Ancak tensip zaptında verilen sürelerin, HMK m.94 anlamında kesin süre sayılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı tartışmalıdır.

Nitekim kesin sürenin geçerli olabilmesi için, sürenin açıkça kesin olduğunun belirtilmesi ve sonuçlarının ihtar edilmesi gerekmektedir. Tensip zaptlarında çoğu zaman bu şartların tam olarak yerine getirilmediği görülmektedir. Bu nedenle, tensip aşamasında verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edilmesi, usul hukuku ilkeleri bakımından sorunlu sonuçlar doğurabilir.

Yargıtay uygulamasında da kesin sürelerin dar yorumlanması gerektiği ve bu sürelerin tarafların hak arama özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, usul kurallarının amacına uygun yorumlanması gerektiği yönündeki genel ilke ile de örtüşmektedir.

Sonuç olarak, delil sunma bakımından kesin süre rejiminin doğru şekilde uygulanabilmesi için, ön inceleme aşaması ile tensip aşaması arasındaki farkın gözetilmesi gerekmektedir. Ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin değerlendirilmemesi, ancak kanunda açık bir dayanak bulunması hâlinde mümkün olabilir. Aksi takdirde, bu tür bir yaklaşım, hem HMK’nın sistematiği hem de adil yargılanma hakkı ile bağdaşmayacaktır.

DİPNOTLAR

  1. HMK m.137.
  2. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay / Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s. 519-521.
  3. HMK m.140/5.
  4. HMK m.94.
  5. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı, Ankara, Yetkin, 2013, s. 332-334.
  6. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 522-524.
  7. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 2. Baskı, Ankara, Yetkin, 2016, s. 615-617.
  8. Kuru/Arslan/Yılmaz, s. 333.
  9. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.12.2018 tarih, E.2017/1588, K.2018/2045.

IV. ÖN İNCELEME AŞAMASI VE KESİN SÜRE REJİMİ

HMK’da ön inceleme aşaması, dilekçeler aşamasının tamamlanmasından sonra gelen ve yargılamanın çerçevesinin kesin olarak belirlendiği kritik bir safhayı ifade eder.¹ Bu aşamanın temel amacı, taraflar arasındaki uyuşmazlığın sınırlarını çizmek, çekişmeli vakıaları tespit etmek ve delil rejimini netleştirmektir.²

HMK m.140 hükmü uyarınca hâkim, ön inceleme duruşmasında tarafların iddia ve savunmalarını dikkate alarak çekişmeli hususları belirler ve taraflara delillerini sunmaları için kesin süre verir.³ Bu düzenleme ile kanun koyucu, delillerin belirli bir aşamada kesin olarak ortaya konulmasını ve yargılamanın bundan sonra bu çerçevede yürütülmesini amaçlamıştır.

Kesin süre kurumu ise HMK m.94’te düzenlenmiş olup, sürenin kaçırılması hâlinde ilgili usul işleminin yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. Ancak kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi için, bu sürenin açıkça “kesin” olduğunun belirtilmesi ve sürenin sonuçlarının ihtar edilmesi gerekmektedir.

Bu noktada önemle vurgulanması gereken husus, delil sunma bakımından kesin sürenin hangi aşamada devreye girdiğidir. HMK sistematiği birlikte değerlendirildiğinde, delillerin kesin olarak sınırlandırılmasının ön inceleme aşamasında gerçekleştiği kabul edilmektedir. Dolayısıyla, ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin, sırf dilekçeler aşamasında ileri sürülmemiş olması gerekçesiyle değerlendirme dışı bırakılması, kanunun sistematiği ile bağdaşmayabilir.

Öğretide de, ön inceleme aşamasının delil rejiminin kesinleştiği aşama olduğu ve bu aşamaya kadar tarafların delil sunma imkânının devam ettiği yönünde görüşler bulunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle HMK m.140/5 hükmünün lafzı ile de uyumludur. Zira söz konusu hüküm, delillerin sunulması için kesin sürenin ön inceleme aşamasında verilmesini öngörmektedir.

Buna karşılık uygulamada, tensip zaptı ile taraflara verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edildiği ve bu süre içinde sunulmayan delillerin değerlendirme dışı bırakıldığı görülmektedir. Ancak tensip zaptında verilen sürelerin, HMK m.94 anlamında kesin süre sayılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı tartışmalıdır.

Nitekim kesin sürenin geçerli olabilmesi için, sürenin açıkça kesin olduğunun belirtilmesi ve sonuçlarının ihtar edilmesi gerekmektedir. Tensip zaptlarında çoğu zaman bu şartların tam olarak yerine getirilmediği görülmektedir. Bu nedenle, tensip aşamasında verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edilmesi, usul hukuku ilkeleri bakımından sorunlu sonuçlar doğurabilir.

Yargıtay uygulamasında da kesin sürelerin dar yorumlanması gerektiği ve bu sürelerin tarafların hak arama özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, usul kurallarının amacına uygun yorumlanması gerektiği yönündeki genel ilke ile de örtüşmektedir.

Sonuç olarak, delil sunma bakımından kesin süre rejiminin doğru şekilde uygulanabilmesi için, ön inceleme aşaması ile tensip aşaması arasındaki farkın gözetilmesi gerekmektedir. Ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin değerlendirilmemesi, ancak kanunda açık bir dayanak bulunması hâlinde mümkün olabilir. Aksi takdirde, bu tür bir yaklaşım, hem HMK’nın sistematiği hem de adil yargılanma hakkı ile bağdaşmayacaktır.

DİPNOTLAR

  1. HMK m.137.
  2. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay / Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s. 519-521.
  3. HMK m.140/5.
  4. HMK m.94.
  5. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı, Ankara, Yetkin, 2013, s. 332-334.
  6. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 522-524.
  7. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 2. Baskı, Ankara, Yetkin, 2016, s. 615-617.
  8. Kuru/Arslan/Yılmaz, s. 333.
  9. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.12.2018 tarih, E.2017/1588, K.2018/2045.

VI. CEVAP DİLEKÇESİ VERİLMEMESİ HALİNDE DELİL SUNULMASI: SOMUT UYUŞMAZLIK TİPİ VE DEĞERLENDİRME

Cevap dilekçesi verilmemesi hâlinde davalının delil sunma hakkının sınırları, uygulamada en çok tartışılan konulardan birini oluşturmaktadır. Özellikle davalının, cevap süresi içerisinde bir dilekçe ile delillerini bildirdiği ancak bu dilekçenin “cevap dilekçesi” olarak kabul edilmediği durumlarda, söz konusu delillerin değerlendirilip değerlendirilmeyeceği sorunu ortaya çıkmaktadır.

Bu tür uyuşmazlıklarda öncelikle dikkate alınması gereken husus, davalının ileri sürdüğü delillerin niteliğidir. Eğer davalı, bu delillerle yeni vakıalar ileri sürmekte ise, bu durumda HMK’nın dilekçeler aşamasına ilişkin hükümleri uyarınca bu delillerin dikkate alınmaması mümkündür.¹ Buna karşılık davalının delilleri, davacının ileri sürdüğü vakıaların doğruluğunu tartışmaya, diğer bir ifadeyle inkâr savunmasını desteklemeye yönelik ise, bu durumda farklı bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.

Nitekim HMK m.128 hükmü gereğince davalı, cevap dilekçesi vermese dahi davayı inkâr etmiş sayılmaktadır.² Bu düzenleme, davacının iddiasını ispat yükünü ortadan kaldırmadığı gibi, davalının da bu iddiaların doğruluğunu tartışma imkânını koruduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, davalının inkâr kapsamında sunduğu delillerin tamamen dışlanması, ispat yükü sistematiği ile bağdaşmamaktadır.

Somut uyuşmazlık tipinde, davalının cevap süresi içerisinde sunduğu delillerin, trafik kazasında kusurun tespitine yönelik olduğu görülmektedir. Kamera kayıtları ve bilirkişi incelemesi gibi deliller, davalının yeni bir vakıa ileri sürmesine değil, davacının kusur iddiasının değerlendirilmesine hizmet etmektedir. Bu tür delillerin değerlendirilmemesi, davacının iddiasının hiçbir incelemeye tabi tutulmadan kabul edilmesi sonucunu doğurabilir.

Bu durum, özellikle trafik kazalarından kaynaklanan davalarda daha da önem kazanmaktadır. Zira kusur tespiti teknik bir inceleme gerektirmekte olup, bu hususun uzman bilirkişi aracılığıyla belirlenmesi zorunludur.³ Bu nedenle, kusura ilişkin delillerin değerlendirilmemesi, maddi gerçeğe ulaşılmasını engelleyebilecek niteliktedir.

Ön inceleme aşaması bakımından da benzer bir değerlendirme yapılmalıdır. HMK m.140/5 hükmü uyarınca delillerin sunulması için kesin süre ön inceleme aşamasında verilmektedir. Bu nedenle, ön inceleme aşamasından önce sunulan delillerin sırf dilekçeler aşamasında ileri sürülmemiş olması gerekçesiyle değerlendirme dışı bırakılması, kanunun sistematiği ile bağdaşmamaktadır.

Bunun yanı sıra, tensip zaptı ile verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edilmesi de tartışmalıdır. Kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi için, sürenin açıkça kesin olduğunun belirtilmesi ve sonuçlarının ihtar edilmesi gerekmektedir. Bu şartların bulunmadığı durumlarda, tensip aşamasında verilen sürelerin kesin süre olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Tüm bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında, cevap dilekçesi verilmemiş olması gerekçesiyle davalının delil sunma hakkının tamamen ortadan kaldırılması, hem HMK’nın sistematiği hem de anayasal ilkelerle bağdaşmamaktadır. Özellikle inkâr kapsamında kalan savunmalar bakımından, davalının delil sunma hakkının korunması gerekmektedir.

Aksi yöndeki bir yaklaşım, davacının ispat yükünü fiilen ortadan kaldırarak yargılamayı tek taraflı hâle getirecek ve bu durum adil yargılanma hakkını zedeleyecektir. Bu nedenle, delil sunma hakkının sınırları belirlenirken, şekilci bir yaklaşım yerine hakkaniyete ve ölçülülük ilkesine uygun bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.

DİPNOTLAR

  1. Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Baskı, Ankara, Yetkin, 2013, s. 309-311.
  2. HMK m.128.
  3. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 30.01.2007 tarih, E.2006/13872, K.2007/1062; ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, B. No: 2013/5619, 15.04.2015, § 23-24.
  4. HMK m.140/5.
  5. HMK m.94; ayrıca bkz. Kuru/Arslan/Yılmaz, s. 332-334.
Önceki post
Munzam Zarar Nedir? Yargıtay 2026 Kararı Işığında Güncel Rehber
7 Nisan 2026
Hakkımızda

Av. Afşın Burak Öztürk, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup, mesleki kariyerini hukukun farklı alanlarında aldığı kapsamlı eğitimlerle sağlam temellere oturtmuştur.

 
İletişim
Kurtuluş Mahallesi , Adnan Menderes Bulvarı, 2015. Sk. NO:12/7, 09100 Efeler/Aydın
+90 532 497 45 09
Select the fields to be shown. Others will be hidden. Drag and drop to rearrange the order.
  • Image
  • SKU
  • Rating
  • Price
  • Stock
  • Availability
  • Add to cart
  • Description
  • Content
  • Weight
  • Dimensions
  • Additional information
Click outside to hide the comparison bar
Compare