Savunma Hakkının Anayasal İşlevi Üzerine Bir İnceleme
ÖZET
Bu çalışmada ceza muhakemesinde müdafi yardımına erişim hakkı ile hukuka aykırı delil yasağı arasındaki ilişki anayasal ve uluslararası hukuk çerçevesinde incelenmiştir. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Salduz/Türkiye kararı sonrasında savunma hakkının soruşturmanın ilk aşamasından itibaren etkin biçimde korunması gerektiği yönündeki yaklaşım değerlendirilmiştir. Müdafisiz şekilde alınan ifadelerin delil değeri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları ışığında analiz edilmiş; Türk ceza muhakemesi uygulamasında ortaya çıkan yapısal sorunlar ele alınmıştır. Çalışmada savunma hakkının yalnızca şekli bir usul güvencesi olmadığı, ceza muhakemesinin meşruiyetini belirleyen temel anayasal unsurlardan biri olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Ceza muhakemesi, savunma hakkı, müdafi yardımı hakkı, hukuka aykırı delil, adil yargılanma hakkı, Salduz, AİHM, Anayasa Mahkemesi.
ABSTRACT
This study examines the relationship between the right of access to legal assistance and the prohibition of unlawful evidence within the framework of constitutional and international law in criminal procedure. In particular, the approach developed by the European Court of Human Rights following the judgment of Salduz v. Turkey, emphasizing the effective protection of defense rights from the earliest stages of investigation, is analyzed. The evidentiary value of statements obtained without legal counsel is evaluated in light of the jurisprudence of the European Court of Human Rights, the Turkish Constitutional Court and the Court of Cassation, while structural problems arising in Turkish criminal procedure practice are also discussed. The study concludes that the right of access to legal assistance is not merely a formal safeguard but one of the fundamental constitutional elements determining the legitimacy of criminal proceedings.
Keywords: Criminal procedure, right of defense, right to legal assistance, unlawful evidence, fair trial, Salduz, ECHR, Constitutional Court.
I. GİRİŞ
Ceza muhakemesi, maddi gerçeğin araştırılması amacıyla yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, modern hukuk devletlerinde bu amacın sınırsız yöntemlerle gerçekleştirilmesi kabul edilmemektedir. Çağdaş ceza muhakemesi anlayışında önemli olan yalnızca sonuca ulaşılması değil, sonuca hangi yöntemlerle ulaşıldığıdır. Bu nedenle muhakeme sürecinde bireyin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan usuli korumalar, maddi gerçeğin araştırılması kadar belirleyici hale gelmiştir.¹
Savunma hakkı, söz konusu güvencelerin merkezinde yer almaktadır. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kişiye yalnızca mahkeme önünde kendisini ifade etme imkânı tanımamakta; aynı zamanda devletin cezalandırma yetkisi karşısında etkili biçimde korunmasını amaçlamaktadır.² Bu bağlamda müdafi yardımına erişim hakkı, ceza muhakemesinin şekli bir prosedürü değil, adil yargılanmanın asli unsurlarından biridir.³
Özellikle soruşturma evresinde alınan ifadeler bakımından müdafi yardımının işlevi daha da belirgin hale gelmektedir. Çünkü soruşturma aşaması, bireyin devlet otoritesi karşısında en kırılgan olduğu evredir. Yakalama, gözaltı, ifade alma ve sorgu işlemleri sırasında kişinin psikolojik baskı altında bulunması, özgürlüğünden yoksun bırakılması ve muhakeme sürecine ilişkin yeterli hukuki bilgiye sahip olmaması, savunma hakkının etkin kullanımını zorlaştırmaktadır.⁴
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi özellikle Salduz/Türkiye kararı sonrasında müdafi yardımına erişim hakkını yeniden yorumlamış ve soruşturmanın ilk aşamasında avukata erişimin engellenmesini adil yargılanma hakkı bakımından ağır bir ihlal olarak değerlendirmiştir. Mahkeme’ye göre şüphelinin kolluk aşamasında müdafi yardımından yararlandırılmaması ve bu aşamada alınan beyanların mahkûmiyet hükmünde kullanılması, savunma hakkının telafisi güç biçimde zedelenmesine neden olmaktadır.⁵
Türk hukukunda da Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararlarıyla benzer bir yaklaşım geliştirmiştir. Özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadelerin mahkûmiyet hükmünde belirleyici delil olarak kullanılmasının, adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı bakımından anayasal sorun oluşturduğu kabul edilmektedir.⁶ Böylelikle savunma hakkı, yalnızca teorik bir güvence olmaktan çıkarak muhakemenin bütününe etki eden anayasal bir denetim ölçütü haline gelmiştir.
Bununla birlikte uygulamada hâlen önemli sorunlar bulunmaktadır. Müdafinin dosyaya geç erişebilmesi, ifade alma işlemlerinde standart tutanak uygulamaları, kolluk baskısı iddiaları ve susma hakkının fiilen etkisizleştirilmesi gibi yapısal problemler, savunma hakkının etkin kullanımını zayıflatmaktadır. Özellikle müdafisiz alınan ifadelerin sonraki aşamalarda doğrulandığı gerekçesiyle hukuka uygun kabul edilmesi, öğretide ve yargı kararlarında yoğun biçimde tartışılmaktadır.⁷
Bu çalışmada müdafi yardımına erişim hakkı ile hukuka aykırı delil sorunu arasındaki ilişki anayasal ve uluslararası hukuk çerçevesinde incelenecektir. Bu kapsamda öncelikle savunma hakkının anayasal temelleri değerlendirilecek; ardından müdafi yardımına erişim hakkının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda geçirdiği dönüşüm ele alınacaktır. Son bölümde ise müdafisiz ifade alma uygulamalarının hukuka aykırı delil yasağı bakımından doğurduğu sonuçlar değerlendirilecektir.
II. SAVUNMA HAKKININ ANAYASAL VE ULUSLARARASI TEMELLERİ
A. Savunma Hakkının Anayasal Niteliği
Savunma hakkı, hukuk devletinin ve adil yargılanma ilkesinin ayrılmaz unsurlarından biridir. Ceza muhakemesinde bireyin devletin cezalandırma yetkisi karşısında korunabilmesi, ancak etkili bir savunma mekanizmasının varlığıyla mümkündür. Bu nedenle savunma hakkı, yalnızca usule ilişkin teknik bir hak olarak değil; kişi özgürlüğü ve hukuk güvenliği ilkeleriyle doğrudan bağlantılı anayasal bir güvence olarak değerlendirilmelidir.⁸
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi uyarınca:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir.”
Anılan düzenleme, savunma hakkını bağımsız bir anayasal güvence olarak tanımakta ve bireyin yalnızca mahkeme önünde değil, muhakemenin bütün aşamalarında etkili şekilde korunmasını amaçlamaktadır.
Savunma hakkının etkinliği, özellikle soruşturma aşamasında önem kazanmaktadır. Çünkü bireyin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı, kolluk makamlarıyla doğrudan temas kurduğu ve ceza tehdidini en yoğun biçimde hissettiği süreç soruşturma evresidir. Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkı yalnızca kovuşturma aşamasında değil; yakalama, gözaltı ve ifade alma işlemleri sırasında da güvence altına alınmalıdır.⁹
Anayasa’nın 19. maddesinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı düzenlenmiş; özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin haklarının kanunla güvence altına alınacağı belirtilmiştir. Müdafi yardımına erişim hakkı da bu güvencelerin doğal uzantısıdır. Çünkü savunma mekanizmasından fiilen yararlanamayan kişinin özgürlüğüne yönelik müdahalelere karşı etkili biçimde korunabilmesi mümkün değildir.¹⁰
Öğretide de savunma hakkının yalnızca bireysel bir menfaat olmadığı, aynı zamanda muhakemenin meşruiyetini sağlayan kamusal bir işlev taşıdığı kabul edilmektedir. Centel ve Zafer’e göre savunma hakkı, “ceza muhakemesinin süjesi olan bireyin devlet gücü karşısındaki anayasal koruma alanını oluşturur.”¹¹
B. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Çerçevesinde Savunma Hakkı
Savunma hakkının uluslararası hukuk bakımından temel dayanağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesidir. AİHS m. 6/3-c hükmü uyarınca:
“Bir suç ile itham edilen herkes, kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından yararlanmak hakkına sahiptir.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerleşik içtihatlarında savunma hakkının “teorik ve soyut” değil, “pratik ve etkili” biçimde sağlanması gerektiğini vurgulamaktadır.¹²
Mahkeme’nin özellikle Salduz/Türkiye kararı, müdafi yardımına erişim hakkı bakımından dönüm noktası niteliğindedir. Başvurucu kolluk aşamasında avukat yardımından yararlandırılmadan alınan beyanlarının mahkûmiyet hükmünde kullanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Mahkeme soruşturmanın ilk aşamasında müdafi yardımının sağlanmamasını tek başına ciddi bir ihlal sebebi olarak değerlendirmiş ve şu tespitte bulunmuştur:
“Kural olarak, şüphelinin polis sorgusundan itibaren avukat yardımından yararlanmasına izin verilmelidir.”¹³
Mahkeme’ye göre soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının sınırlandırılması, sonraki muhakeme sürecinin bütününü etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Özellikle müdafisiz şekilde alınan beyanların mahkûmiyette kullanılması, adil yargılanma hakkının telafisi güç biçimde zedelenmesine neden olmaktadır.¹⁴
AİHM, Dayanan/Türkiye kararında ise müdafi yardımının yalnızca ifade alma sırasında fiziksel olarak hazır bulunmaktan ibaret olmadığını vurgulamıştır. Mahkeme’ye göre avukat yardımının gerçek anlamda etkili kabul edilebilmesi için müdafinin;
- şüpheliyle gizli görüşebilmesi,
- dosyaya erişebilmesi,
- savunma stratejisi oluşturabilmesi,
- ifade sürecine aktif katılım sağlayabilmesi
gerekmektedir.¹⁵
Mahkeme’nin Saunders/Birleşik Krallık kararında ise susma hakkı ve kendini suçlamama ilkesi bakımından şu değerlendirme yapılmıştır:
“Susma hakkı ve kendini suçlamama hakkı, adil yargılanma kavramının merkezinde yer almaktadır.”¹⁶
Bu yaklaşım, savunma hakkının yalnızca usuli bir formalite değil, muhakemenin bütününü şekillendiren temel anayasal güvence olduğunu ortaya koymaktadır.
Dipnotlar
¹ Centel / Zafer, s. 45.
² Şen, s. 112.
³ Yenisey / Nuhoğlu, s. 198.
⁴ Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 387.
⁵ AİHM, Salduz/Türkiye, B. No: 36391/02, 27.11.2008, § 54-55.
⁶ AYM, Yusuf Can Şahin, B. No: 2015/17284, 26.12.2018, § 68.
⁷ Öztürk / Erdem, s. 615.
⁸ Özbudun, s. 146.
⁹ Centel / Zafer, s. 192.
¹⁰ Yenisey / Nuhoğlu, s. 201.
¹¹ Centel / Zafer, s. 188.
¹² AİHM, Artico/İtalya, B. No: 6694/74, 13.05.1980, § 33.
¹³ AİHM, Salduz/Türkiye, § 55.
¹⁴ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54.
¹⁵ AİHM, Dayanan/Türkiye, B. No: 7377/03, 13.10.2009, § 32.
¹⁶ AİHM, Saunders/Birleşik Krallık, B. No: 19187/91, 17.12.1996, § 68.
III. MÜDAFİ YARDIMI HAKKININ TARİHSEL DÖNÜŞÜMÜ
A. Klasik Ceza Muhakemesi Anlayışında Savunma Hakkı
Ceza muhakemesi hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, uzun yıllar boyunca muhakemenin merkezinde devlet otoritesinin ve maddi gerçeğe ulaşma amacının bulunduğu görülmektedir. Özellikle kıta Avrupası sisteminde soruşturma evresi büyük ölçüde yazılı ve gizli yürütülmüş; şüphelinin muhakeme sürecindeki konumu çoğu zaman pasif bir obje niteliğinde değerlendirilmiştir.¹⁷ Bu anlayışta savunma hakkı, muhakemenin asli unsurlarından biri olarak değil, sınırlı ölçüde tanınan yardımcı bir güvence olarak görülmüştür.
Söz konusu yaklaşımın en belirgin yansıması, kolluk aşamasında alınan ifadelerin muhakeme bakımından merkezi önem taşımasıdır. Uzun yıllar boyunca birçok hukuk sisteminde “ikrar delillerin şahıdır” anlayışı etkisini sürdürmüş; soruşturma makamları bakımından şüphelinin itirafı maddi gerçeğe ulaşmanın temel araçlarından biri olarak kabul edilmiştir.¹⁸ Bu nedenle soruşturmanın ilk aşamalarında müdafi yardımına erişim hakkı çoğu zaman sınırlı tutulmuş, hatta bazı durumlarda tamamen engellenmiştir.
Türk ceza muhakemesi uygulamasında da benzer reflekslerin uzun süre etkili olduğu görülmektedir. Özellikle mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu döneminde kolluk merkezli soruşturma anlayışının baskın olduğu, müdafinin soruşturma aşamasındaki etkinliğinin oldukça sınırlı kaldığı bilinmektedir.¹⁹ Şüphelinin müdafi yardımından yararlanma hakkı teorik olarak tanınmakla birlikte, uygulamada bu hakkın çoğu zaman etkili biçimde kullanılamadığı yönünde yoğun eleştiriler yapılmıştır.²⁰
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği çok sayıdaki ihlal kararında, özellikle kolluk aşamasında müdafi yardımının engellenmesi ve bu süreçte alınan beyanların mahkûmiyete esas alınması temel sorun alanlarından biri olarak tespit edilmiştir.²¹ Bu kararlar, Türk ceza muhakemesi sisteminde savunma hakkına ilişkin yaklaşımın yeniden değerlendirilmesine neden olmuştur.
B. Salduz Kararı ve Paradigma Değişikliği
Savunma hakkının dönüşümünde en önemli kırılma noktası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nin 27 Kasım 2008 tarihli Salduz/Türkiye kararıdır.²² Başvurucu Yusuf Salduz, gözaltında bulunduğu sırada müdafi yardımından yararlandırılmadan alınan beyanlarının mahkûmiyet hükmünde kullanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Başvuruya konu olayda, dönemin mevzuatı gereği Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlar bakımından şüphelilerin kolluk aşamasında avukat yardımından yararlanması kısıtlanabilmekteydi. Başvurucunun kollukta müdafisiz şekilde verdiği ifade daha sonra mahkûmiyet hükmünde belirleyici deliller arasında değerlendirilmiştir.²³
AİHM Büyük Dairesi kararında şu tespiti yapmıştır:
“Kural olarak, şüphelinin polis sorgusundan itibaren avukat yardımından yararlanmasına izin verilmelidir.”²⁴
Mahkeme’ye göre soruşturmanın ilk aşaması, savunma hakkının en hassas olduğu evredir. Çünkü bu aşamada alınan ifadeler, sonraki muhakeme sürecinin bütününü etkileyebilecek niteliktedir. Şüphelinin hukuki yardım olmaksızın verdiği beyanların mahkûmiyet hükmünde kullanılması ise savunma hakkını telafisi güç biçimde zedelemektedir.²⁵
Kararın en önemli yönlerinden biri, müdafi yardımına erişim hakkını yalnızca usuli bir formalite olarak değil, muhakemenin bütününe etki eden yapısal bir güvence olarak değerlendirmesidir. Böylelikle Mahkeme, savunma hakkını ceza muhakemesinin kurucu unsurlarından biri haline getirmiştir.
Öğretide de Salduz kararının Avrupa ceza muhakemesi hukuku bakımından paradigma değişikliği yarattığı kabul edilmektedir. Yenisey’e göre bu karar, “savunma hakkının soruşturma aşamasındaki görünürlüğünü artırmış ve müdafinin muhakemedeki rolünü yeniden tanımlamıştır.”²⁶
Kararın Türk hukukuna etkisi de oldukça belirgin olmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda müdafi yardımına ilişkin güvencelerin uygulama alanı genişlemiş; özellikle kolluk aşamasında müdafisiz ifade alma uygulamaları daha sık anayasal ve uluslararası denetime tabi tutulmaya başlanmıştır.²⁷
C. Salduz Sonrası Dönemde “Telafi” Yaklaşımı
AİHM, Salduz kararından sonraki süreçte müdafi yardımına erişim hakkını geliştirmeye devam etmiş; ancak sonraki kararlarında bazı durumlarda “telafi edici güvenceler” yaklaşımını da benimsemiştir. Özellikle Ibrahim and Others/Birleşik Krallık kararında Mahkeme, müdafi yardımına erişimdeki sınırlamanın her durumda otomatik ihlal oluşturmayacağını ifade etmiştir.²⁸
Mahkeme’ye göre şu iki unsur birlikte değerlendirilmelidir:
- Müdafi yardımının sınırlandırılması için zorlayıcı neden bulunup bulunmadığı,
- Yargılamanın bütünü itibarıyla adilliğin korunup korunmadığı.²⁹
Bununla birlikte Mahkeme, sonraki aşamalarda sağlanan usuli güvencelerin her durumda ilk ihlali ortadan kaldırmayacağını da açıkça belirtmiştir. Özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadenin mahkûmiyetin temel dayanağı olması halinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği kabul edilmektedir.³⁰
Benzer şekilde Beuze/Belçika kararında AİHM, müdafi yardımına erişim hakkının yalnızca fiziksel olarak avukat bulundurulmasından ibaret olmadığını; müdafinin etkili ve anlamlı biçimde savunmaya katılabilmesinin de gerekli olduğunu ifade etmiştir.³¹ Böylelikle Mahkeme, savunma hakkını yalnızca biçimsel değil, işlevsel bir güvence olarak değerlendirmiştir.
Kanaatimizce savunma hakkının soruşturmanın ilk aşamasında zedelenmesi, sonraki işlemlerle her zaman giderilebilecek nitelikte değildir. Çünkü ilk ifade, muhakemenin yönünü belirleyen en önemli işlemlerden biridir. Müdafisiz şekilde alınan beyanların sonraki aşamalarda tekrar edilmiş olması veya doğrulanması, ilk ihlalin yarattığı yapısal sakatlığı tamamen ortadan kaldırmamaktadır.
Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin kolluk baskısı altında verdiği ilk beyanın muhakeme psikolojisi üzerindeki etkisi dikkate alındığında, savunma hakkının başlangıç aşamasındaki güvencelerinin hayati nitelik taşıdığı açıktır.
Dipnotlar
¹⁷ Langbein, s. 5-8.
¹⁸ Centel / Zafer, s. 574.
¹⁹ Yenisey / Nuhoğlu, s. 204.
²⁰ Öztürk / Erdem, s. 622.
²¹ AİHM, Örs ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 46213/99, 20.06.2006, § 58.
²² AİHM, Salduz/Türkiye, B. No: 36391/02, 27.11.2008.
²³ Salduz/Türkiye, § 12-17.
²⁴ Salduz/Türkiye, § 55.
²⁵ Salduz/Türkiye, § 54.
²⁶ Feridun Yenisey, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Müdafi Yardımından Yararlanma Hakkı”, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 63-64, 2010, s. 31.
²⁷ Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 401.
²⁸ AİHM, Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, B. No: 50541/08 vd., 13.09.2016, § 274.
²⁹ Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, § 274-275.
³⁰ AİHM, Beuze/Belçika, B. No: 71409/10, 09.11.2018, § 150.
³¹ Beuze/Belçika, § 125.
IV. MÜDAFİSİZ İFADE ALMA SORUNU VE SAVUNMA HAKKININ ETKİSİZLEŞMESİ
A. Müdafisiz İfade Sorununun Hukuki Çerçevesi
Ceza muhakemesinde şüpheli veya sanığın ifadesi, muhakemenin yönünü belirleyebilecek en önemli işlemlerden biridir. Özellikle soruşturma aşamasında alınan ilk beyanlar, sonraki delil toplama faaliyetlerini şekillendirmekte ve çoğu zaman muhakemenin genel çerçevesini belirlemektedir. Bu nedenle ifade alma işleminin hukuka uygun yöntemlerle gerçekleştirilmesi, yalnızca bireysel hakların korunması bakımından değil, muhakemenin meşruiyeti açısından da zorunludur.³²
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148. maddesi, ifade alma ve sorgu işlemlerinde uygulanabilecek yasak usulleri açık biçimde düzenlemiştir. Buna göre:
“Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır.”³³
Aynı maddede;
- kötü muamele,
- işkence,
- cebir,
- tehdit,
- aldatma,
- yasaya aykırı yarar vaat etme,
- bedensel veya ruhsal müdahalelerde bulunma
yasak yöntemler arasında sayılmıştır.
Kanun koyucu böylelikle ifade alma işleminin yalnızca şeklen değil, maddi anlamda da özgür iradeye dayanmasını amaçlamıştır. Çünkü özgür iradeyi ortadan kaldıran veya zedeleyen yöntemlerle elde edilen beyanların güvenilirliği ciddi biçimde tartışmalıdır.³⁴
CMK m. 148/4 hükmü ayrıca özel önem taşımaktadır. Düzenlemeye göre:
“Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.”³⁵
Söz konusu düzenleme, müdafisiz alınan ifadelerin güvenilirliği konusunda kanun koyucunun duyduğu tereddüdü açık biçimde ortaya koymaktadır. Kanun koyucu dahi müdafisiz alınan ifadelerin tek başına güvenilir kabul edilmesini yeterli görmemiştir.
B. Müdafinin Muhakemedeki İşlevi
Müdafinin ceza muhakemesindeki işlevi yalnızca şüpheliye hukuki bilgi vermekten ibaret değildir. Müdafi aynı zamanda:
- kolluk işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyen,
- şüphelinin susma hakkını koruyan,
- baskı ve yönlendirmeyi engelleyen,
- usuli güvencelerin uygulanmasını sağlayan,
- devlet gücü karşısında denge oluşturan
anayasal bir güvence mekanizmasıdır.³⁶
Bu nedenle müdafinin yokluğu, yalnızca bireyin hukuki destekten mahrum kalması sonucunu doğurmaz; aynı zamanda muhakeme sürecindeki güç dengesinin tamamen devlet lehine bozulmasına yol açar. Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin kolluk makamları karşısındaki kırılgan konumu dikkate alındığında, müdafi yardımının işlevi daha belirgin hale gelmektedir.³⁷
AİHM de yerleşik içtihatlarında müdafinin soruşturmanın ilk aşamasındaki rolüne özel önem vermektedir. Dayanan/Türkiye kararında Mahkeme, avukat yardımının yalnızca ifade sırasında hazır bulunma hakkından ibaret olmadığını belirtmiş; müdafinin soruşturmanın bütününde aktif savunma yapabilmesi gerektiğini ifade etmiştir.³⁸
Mahkeme’ye göre müdafi;
- dosyayı inceleyebilmeli,
- şüpheli ile gizli görüşebilmeli,
- ifade alma sürecine etkin biçimde katılabilmeli,
- hukuki tavsiyede bulunabilmeli,
- savunma stratejisi oluşturabilmelidir.
Bu yaklaşım, savunma hakkının yalnızca teorik bir hak olarak değil, etkili ve işlevsel bir güvence olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
C. Susma Hakkı ve Psikolojik Kırılganlık Sorunu
Savunma hakkının temel unsurlarından biri de susma hakkıdır. Şüphelinin kendisini suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanmaması ilkesi, modern ceza muhakemesinin temel anayasal güvencelerindendir.³⁹
AİHM, Saunders/Birleşik Krallık kararında şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Susma hakkı ve kendini suçlamama hakkı, adil yargılanma kavramının merkezinde yer almaktadır.”⁴⁰
Ancak uygulamada özellikle gözaltı sürecinde bireyin psikolojik kırılganlığı, bu hakkın fiilen etkisizleşmesine yol açabilmektedir. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişinin;
- yoğun stres altında bulunması,
- hukuki süreç hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması,
- kolluk baskısı hissetmesi,
- yalnızlık ve belirsizlik duygusu yaşaması
özgür iradeyi doğrudan etkileyebilmektedir.⁴¹
Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkı ile susma hakkı arasında doğrudan ilişki bulunmaktadır. Müdafiden yoksun bırakılan bireyin susma hakkını gerçekten bilinçli ve özgür biçimde kullanabilmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
Özellikle uygulamada standart ifade tutanaklarında yer alan rutin bilgilendirmelerin, bireyin gerçekten bilinçli tercih yapabilmesi bakımından yeterli olmadığı yönünde yoğun eleştiriler bulunmaktadır.⁴² Şüpheli çoğu zaman hukuki sonuçlarını tam olarak değerlendiremeden beyanda bulunabilmektedir.
D. Kolluk Aşamasında Yapısal Sorunlar
Türk ceza muhakemesi uygulamasında müdafisiz ifade alma sorununa ilişkin tartışmaların önemli bölümü kolluk pratiğinden kaynaklanmaktadır. Özellikle uygulamada:
- standart ifade tutanakları,
- şablon savunmalar,
- susma hakkının şekli açıklanması,
- müdafinin pasif konuma itilmesi,
- ifade işlemlerinin fiilen kolluk kontrolünde yürütülmesi
gibi sorunlar yoğun biçimde eleştirilmektedir.⁴³
Her ne kadar CMK sistemi teorik olarak savunma hakkını güçlü biçimde koruyan düzenlemeler içerse de uygulamada bu güvencelerin her zaman etkili biçimde işletilemediği görülmektedir. Özellikle müdafinin ifade alma sürecine yalnızca “şeklen katılan” kişi konumuna indirgenmesi, savunma hakkının işlevsizleşmesine yol açabilmektedir.
Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında savunma hakkının yalnızca müdafinin fiziksel varlığıyla sağlanamayacağını belirtmiştir. Mahkeme’ye göre önemli olan, müdafinin savunmayı etkili biçimde yerine getirip getiremediğidir.⁴⁴
Özellikle gözaltındaki bireyin psikolojik durumu dikkate alındığında, kolluk aşamasında verilen ilk beyanların muhakeme üzerindeki etkisi son derece büyüktür. Çünkü ilk ifade çoğu zaman:
- soruşturmanın yönünü belirlemekte,
- sonraki delil faaliyetlerini şekillendirmekte,
- savunma stratejisini etkilemekte,
- yargı makamlarının kanaatini başlangıç aşamasında oluşturmaktadır.⁴⁵
Bu nedenle soruşturmanın ilk anındaki savunma hakkı ihlalleri, sonraki aşamalarda her zaman giderilebilecek nitelikte değildir.
E. Müdafisiz İfadenin Delil Değeri Sorunu
Müdafisiz şekilde alınan ifadelerin delil değeri, öğretide ve yargı kararlarında yoğun biçimde tartışılmaktadır. Özellikle soruşturma aşamasında müdafi yardımından yararlandırılmadan alınan beyanların sonraki aşamalarda doğrulanması halinde hukuka uygun kabul edilip edilemeyeceği önemli bir tartışma konusudur.
AİHM’in Salduz sonrası yaklaşımı, ilk aşamadaki savunma hakkı ihlalinin muhakemenin bütününü etkileyebileceği yönündedir. Mahkeme özellikle müdafisiz alınan ifadelerin mahkûmiyet hükmünde belirleyici delil olarak kullanılmasını ağır bir hak ihlali olarak değerlendirmektedir.⁴⁶
Türk hukukunda da Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında savunma hakkının etkin kullanımı ile hukuka uygun delil ilişkisi vurgulanmaktadır. Özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadelerin değerlendirilmesinde CMK m. 148 hükmünün anayasal boyutunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmektedir.⁴⁷
Kanaatimizce müdafisiz şekilde alınan ilk ifade, sonraki aşamalarda tekrar edilmiş olsa dahi otomatik biçimde hukuka uygun hale gelmez. Çünkü özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin ilk beyanı, muhakemenin bütün psikolojisini ve savunma stratejisini etkileyebilecek ağırlıktadır.
İlk aşamadaki hak ihlali, sonraki doğrulama işlemleriyle her durumda tamamen giderilebilecek nitelikte değildir. Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin kolluk baskısı altında verdiği ilk ifadenin muhakeme üzerindeki etkisi dikkate alındığında, savunma hakkının soruşturmanın başlangıcındaki güvencelerinin hayati önemde olduğu açıktır.
Dipnotlar
³² Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 384.
³³ 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 148/1.
³⁴ Centel / Zafer, s. 579.
³⁵ 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 148/4.
³⁶ Yenisey / Nuhoğlu, s. 205.
³⁷ Hodgson, s. 121.
³⁸ AİHM, Dayanan/Türkiye, § 32.
³⁹ Şen, s. 286.
⁴⁰ AİHM, Saunders/Birleşik Krallık, § 68.
⁴¹ Vogler, s. 244.
⁴² Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 420.
⁴³ Öztürk / Erdem, s. 628.
⁴⁴ AYM, Yusuf Can Şahin, § 67-68.
⁴⁵ Hodgson, s. 126.
⁴⁶ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54-55.
⁴⁷ YCGK, 20.10.2015 T., E.2014/1-775, K.2015/312.
V. HUKUKA AYKIRI DELİL YASAĞI VE MÜDAFİ YARDIMI HAKKIYLA İLİŞKİSİ
A. Hukuka Aykırı Delil Yasağının Anayasal Temeli
Hukuka aykırı delil yasağı, modern ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biridir. Hukuk devletinde maddi gerçeğe ulaşılması amacı, bireyin temel hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıracak ölçüde sınırsız bir yetki doğurmamaktadır. Bu nedenle ceza muhakemesinde önemli olan yalnızca sonuca ulaşılması değil, sonuca hangi yöntemlerle ulaşıldığıdır.⁴⁸
Türk hukukunda hukuka aykırı delil yasağının anayasal dayanağı Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında yer almaktadır. Hükme göre:
“Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.”⁴⁹
Bu düzenleme ile birlikte hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin muhakemede kullanılmasına anayasal düzeyde açık yasak getirilmiştir. Böylelikle delil yasakları yalnızca teknik usul kuralları olmaktan çıkarılmış; temel hak ve özgürlüklerle doğrudan bağlantılı anayasal güvenceler haline getirilmiştir.⁵⁰
Ceza Muhakemesi Kanunu da anayasal çerçeveye paralel düzenlemeler içermektedir. CMK m. 206/2-a uyarınca:
“Ortaya konulması hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller reddolunur.”⁵¹
Benzer şekilde CMK m. 217/2 hükmünde:
“Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.”⁵²
ifadelerine yer verilmiştir.
Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, Türk ceza muhakemesi sisteminin hukuka aykırı delillere karşı güçlü anayasal koruma benimsediği görülmektedir. Öğretide de baskın görüş, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin muhakeme dışında tutulmasının hukuk devleti ilkesinin zorunlu sonucu olduğu yönündedir.⁵³
B. Müdafi Yardımı Hakkı ile Hukuka Aykırı Delil Yasağı Arasındaki İlişki
Müdafi yardımına erişim hakkı ile hukuka aykırı delil yasağı arasında doğrudan ilişki bulunmaktadır. Çünkü soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının zedelenmesi, çoğu zaman hukuka aykırı delil sorununu da beraberinde getirmektedir. Özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadelerin mahkûmiyet hükmünde kullanılması, hem savunma hakkı hem de delil yasakları bakımından ciddi anayasal sorunlar doğurmaktadır.⁵⁴
Müdafinin soruşturma sürecindeki işlevlerinden biri de ifade alma işleminin hukuka uygun yürütülmesini sağlamaktır. Müdafinin bulunmadığı bir ortamda:
- baskı,
- yönlendirme,
- manipülasyon,
- susma hakkının etkisizleştirilmesi
riskleri önemli ölçüde artmaktadır.⁵⁵ Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkının ihlali, çoğu zaman özgür iradeye dayanmayan beyanların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Nitekim AİHM de Salduz/Türkiye kararında müdafi yardımının yokluğunu yalnızca şekli bir eksiklik olarak değerlendirmemiş; bu durumun yargılamanın bütününe etki eden yapısal bir sorun oluşturduğunu kabul etmiştir.⁵⁶ Mahkeme’ye göre soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının zedelenmesi, sonraki aşamalarda sağlanan bazı usuli güvencelerle her zaman giderilemez.
Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kararlarında benzer yaklaşım geliştirmiştir. Mahkeme özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadelerin belirleyici delil olarak kullanılmasını, adil yargılanma hakkı bakımından ihlal sebebi saymaktadır.⁵⁷
C. “Zehirli Ağacın Meyvesi” Doktrini
Hukuka aykırı delil tartışmalarında önemli kavramlardan biri Anglo-Sakson hukuk sisteminde geliştirilen “fruit of the poisonous tree” yani “zehirli ağacın meyvesi” doktrinidir. Bu teoriye göre hukuka aykırı şekilde elde edilen bir delilden hareketle ulaşılan diğer deliller de hukuka aykırı kabul edilir.⁵⁸
Örneğin hukuka aykırı şekilde alınan bir ifade sonucunda elde edilen başka deliller de aynı sakatlıktan etkilenmektedir. Çünkü ilk hukuka aykırılık, sonraki delil zincirine de sirayet etmektedir.
Amerikan hukukunda “exclusionary rule” olarak adlandırılan yaklaşımın temel mantığı, devletin hukuka aykırı yöntemlerle elde ettiği verilerden faydalanmasının önüne geçmektir.⁵⁹ Bu yaklaşım yalnızca bireyin korunmasına değil, aynı zamanda devletin hukuka uygun davranmaya zorlanmasına hizmet etmektedir.
Türk hukukunda “zehirli ağacın meyvesi” doktrini açık şekilde düzenlenmemiş olmakla birlikte, Anayasa’nın 38/6 maddesindeki mutlak yasak yaklaşımı dikkate alındığında hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin dolaylı sonuçlarının da tartışmalı hale geldiği kabul edilmektedir.⁶⁰
Özellikle müdafisiz alınan ifade sonucunda ulaşılan diğer delillerin değerlendirilmesi bakımından bu tartışma önem kazanmaktadır. Çünkü savunma hakkının ihlal edildiği bir sürecin devamında elde edilen verilerin ne ölçüde güvenilir kabul edileceği ciddi anayasal sorun doğurmaktadır.
D. “Doğrulama” Sorunu ve İlk İhlalin Etkisi
Türk ceza muhakemesi uygulamasında en yoğun tartışılan alanlardan biri, müdafisiz şekilde alınan ifadelerin sonraki aşamalarda doğrulanması halinde hukuka uygun kabul edilip edilemeyeceğidir.
CMK m. 148/4 hükmü uyarınca müdafisiz şekilde alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. Ancak uygulamada sonraki aşamada gerçekleştirilen soyut doğrulama işlemlerinin, ilk aşamadaki savunma hakkı ihlalini tamamen giderdiği yönünde değerlendirmeler yapılabilmektedir.
Kanaatimizce bu yaklaşım, savunma hakkının anayasal niteliğiyle tam anlamıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü ilk ifade çoğu zaman:
- muhakemenin yönünü belirlemekte,
- sonraki delil faaliyetlerini şekillendirmekte,
- savunma stratejisini etkilemekte,
- yargısal kanaatin başlangıç temelini oluşturmaktadır.⁶¹
Özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin kolluk baskısı altında verdiği ilk beyanın sonraki aşamalarda tekrar edilmiş olması, ilk ihlalin etkisini otomatik biçimde ortadan kaldırmamaktadır.
AİHM içtihatları da bu konuda oldukça dikkatli yaklaşmaktadır. Özellikle Ibrahim and Others/Birleşik Krallık kararında Mahkeme, sonraki usuli güvencelerin her durumda ilk ihlali telafi etmeye yeterli olmayacağını açıkça belirtmiştir.⁶²
Benzer şekilde Beuze/Belçika kararında da savunma hakkına yönelik sınırlamanın yargılamanın bütününe etkisinin değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.⁶³
Kanaatimizce savunma hakkının gerçek anlamda korunabilmesi için soruşturmanın ilk anındaki usuli güvencelere özel önem verilmelidir. Çünkü başlangıç aşamasındaki hak ihlalleri, sonraki işlemlerle her zaman giderilebilecek nitelikte değildir.
E. Hukuka Aykırı Delil Yasağının İşlevi
Hukuka aykırı delil yasağının temel amacı yalnızca bireyi korumak değildir. Bu yasak aynı zamanda devletin ceza muhakemesi faaliyetini hukuk sınırları içinde yürütmesini sağlamaktadır.⁶⁴
Eğer devlet hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delilleri muhakemede kullanabilirse;
- savunma hakkı,
- işkence yasağı,
- kişi özgürlüğü,
- özel hayatın gizliliği
gibi temel anayasal güvenceler büyük ölçüde işlevsiz hale gelir.
Bu nedenle delil yasakları, modern hukuk devletinin maddi görünümünü oluşturan temel anayasal mekanizmalardan biridir. Öğretide de hukuka aykırı delil yasağının yalnızca teknik usul kuralı olmadığı, hukuk devletinin maddi görünümü olduğu ifade edilmektedir.⁶⁵
Yenisey’e göre:
“Ceza muhakemesinde hukuk devleti ilkesinin gerçek sınavı, devletin suçla mücadele ederken hangi yöntemleri kullandığında ortaya çıkar.”⁶⁶
Gerçekten de ceza muhakemesi, devletin birey üzerindeki en sert müdahale alanlarından biridir. Bu nedenle savunma hakkı ve hukuka aykırı delil yasağı, muhakemenin meşruiyetini sağlayan temel anayasal güvenceler olarak değerlendirilmelidir.
Dipnotlar
⁴⁸ Şen, s. 521.
⁴⁹ Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 38/6.
⁵⁰ Yenisey / Nuhoğlu, s. 742.
⁵¹ 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 206/2-a.
⁵² 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 217/2.
⁵³ Centel / Zafer, s. 691.
⁵⁴ Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 411.
⁵⁵ Öztürk / Erdem, s. 637.
⁵⁶ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54-55.
⁵⁷ AYM, Baran Karadağ, B. No: 2014/12906, 07.05.2015, § 74.
⁵⁸ LaFave vd., s. 454.
⁵⁹ Greer, s. 401.
⁶⁰ Ünver / Hakeri, s. 782.
⁶¹ Hodgson, s. 126.
⁶² AİHM, Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, § 274-275.
⁶³ AİHM, Beuze/Belçika, § 150.
⁶⁴ Hodgson, s. 137.
⁶⁵ Yenisey, “Ceza Muhakemesinde Delil Yasakları”, s. 23.
⁶⁶ Yenisey, “Ceza Muhakemesinde Delil Yasakları”, s. 23.
VI. AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ VE YARGITAY İÇTİHATLARI ÇERÇEVESİNDE SAVUNMA HAKKININ DEĞERLENDİRİLMESİ
A. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yaklaşımı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, müdafi yardımına erişim hakkını adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Mahkeme’nin özellikle Salduz/Türkiye kararı sonrasında geliştirdiği içtihat çizgisi, soruşturmanın ilk aşamasındaki savunma güvencelerinin muhakemenin bütünü bakımından belirleyici olduğunu ortaya koymuştur.⁶⁷
Mahkeme’nin yaklaşımında temel ilke, müdafi yardımına erişimin yalnızca teorik olarak tanınmasının yeterli olmadığı; bu hakkın pratik ve etkili biçimde kullanılabilmesinin zorunlu olduğudur.⁶⁸ Bu nedenle AİHM, yalnızca müdafinin fiziksel varlığını değil, savunmaya gerçek anlamda katkı sunup sunamadığını da değerlendirmektedir.
1. Salduz/Türkiye Kararı
Salduz/Türkiye kararı, Avrupa insan hakları hukukunda savunma hakkı bakımından dönüm noktası niteliğindedir. Büyük Daire kararında Mahkeme şu tespiti yapmıştır:
“Kural olarak, şüphelinin polis sorgusundan itibaren avukat yardımından yararlanmasına izin verilmelidir.”⁶⁹
Mahkeme’ye göre soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının sınırlandırılması, sonraki muhakeme sürecinin tamamını etkileyebilecek sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle müdafisiz şekilde alınan beyanların mahkûmiyet hükmünde kullanılması, adil yargılanma hakkını yapısal olarak zedelemektedir.⁷⁰
Kararın dikkat çekici yönlerinden biri, Mahkeme’nin savunma hakkını yalnızca bireysel usuli hak olarak değil, muhakemenin meşruiyetini belirleyen anayasal güvence olarak değerlendirmesidir. Böylelikle savunma hakkı, soruşturmanın başlangıcından itibaren korunması gereken temel hak haline gelmiştir.
2. Dayanan/Türkiye Kararı
AİHM’in Dayanan/Türkiye kararı, müdafi yardımına erişim hakkının kapsamını genişleten önemli kararlardan biridir. Mahkeme bu kararında avukat yardımının yalnızca ifade alma sırasında hazır bulunma hakkından ibaret olmadığını açıkça vurgulamıştır.⁷¹
Kararda şu değerlendirme yapılmıştır:
“Bir avukatın yardımı, yalnızca sorgu sırasında hazır bulunmayı değil; dava dosyasını inceleme, savunma hazırlama, şüpheliyle görüşme ve delillerin toplanmasına katılma imkanlarını da kapsar.”⁷²
Mahkeme böylelikle müdafinin muhakemedeki rolünü aktif savunma perspektifiyle değerlendirmiştir. Müdafinin yalnızca şekli olarak hazır bulunması değil, savunmayı etkin biçimde yerine getirebilmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Bu yaklaşım, Türk ceza muhakemesi uygulamasında zaman zaman görülen “pasif müdafilik” anlayışının AİHM standartlarıyla bağdaşmadığını göstermektedir.
- Ibrahim and Others/Birleşik Krallık Kararı
AİHM, Ibrahim and Others/Birleşik Krallık kararında savunma hakkına ilişkin daha ayrıntılı değerlendirme yapmıştır. Mahkeme burada iki aşamalı test geliştirmiştir:
- Müdafi yardımına erişimin sınırlandırılması için zorlayıcı neden bulunup bulunmadığı,
- Yargılamanın bütünü itibarıyla adilliğin korunup korunmadığı.⁷³
Mahkeme her müdafi yardımının kısıtlanmasının otomatik ihlal oluşturmayabileceğini kabul etmiş; ancak özellikle ilk aşamadaki hak ihlalinin yargılamanın bütününe etkisinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.⁷⁴
Bu karar, AİHM’in daha esnek değerlendirme yaklaşımına yöneldiği şeklinde yorumlanmışsa da Mahkeme’nin savunma hakkına verdiği temel önem değişmemiştir. Özellikle müdafisiz alınan ifadelerin mahkûmiyet bakımından belirleyici rol oynaması halinde ihlal sonucuna ulaşılmaya devam edilmektedir.
- Beuze/Belçika Kararı
AİHM’in Beuze/Belçika kararı, savunma hakkının işlevsel boyutunu vurgulayan önemli kararlardan biridir. Mahkeme burada şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Savunma hakkı yalnızca teorik değil, etkili olmalıdır.”⁷⁵
Kararda müdafinin yalnızca formalite gereği bulunmasının yeterli olmadığı; şüphelinin gerçek anlamda hukuki destek alabilmesinin gerekli olduğu ifade edilmiştir. Mahkeme ayrıca savunma hakkına ilişkin ihlallerin muhakemenin bütününe etkisinin değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.⁷⁶
B. Anayasa Mahkemesi’nin Yaklaşımı
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararlarında savunma hakkını Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında değerlendirmekte ve AİHM içtihatlarına paralel yaklaşım geliştirmektedir.
Mahkeme özellikle:
- müdafi yardımına erişim,
- silahların eşitliği,
- çelişmeli yargılama,
- hukuka aykırı delil yasağı
konularında savunma hakkını anayasal güvence olarak ele almaktadır.⁷⁷
- Baran Karadağ Kararı
Anayasa Mahkemesi’nin Baran Karadağ kararında başvurucunun soruşturma aşamasındaki savunma güvencelerinin yeterince korunmadığı iddiası değerlendirilmiştir.
Mahkeme kararında şu tespitte bulunmuştur:
“Şüphelinin müdafi yardımından etkin biçimde yararlanabilmesi gerekir.”⁷⁸
Kararda özellikle soruşturmanın ilk aşamasındaki savunma eksikliklerinin sonraki aşamalarda her zaman telafi edilemeyeceği vurgulanmıştır. Böylelikle AYM, savunma hakkını muhakemenin bütününe etki eden anayasal güvence olarak değerlendirmiştir.
- Yusuf Can Şahin Kararı
AYM’nin Yusuf Can Şahin kararında ise müdafinin yalnızca şeklen bulunmasının yeterli olmadığı; önemli olanın savunmanın etkin biçimde yürütülmesi olduğu belirtilmiştir.⁷⁹
Mahkeme’ye göre:
“Müdafi yardımından yararlanma hakkının teorik olarak tanınması yeterli olmayıp, bu hakkın pratikte etkili şekilde kullanılabilmesi gerekir.”⁸⁰
Karar, AİHM’in “practical and effective” yaklaşımının Türk anayasal yargısına da yansıdığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
C. Yargıtay’ın Yaklaşımı
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında da savunma hakkı ile hukuka uygun delil ilişkisine vurgu yapılmaktadır. Özellikle CMK m. 148 hükmü çerçevesinde müdafisiz ifade alma uygulamalarının anayasal boyutu değerlendirilmektedir.
- YCGK, 20.10.2015 T., E.2014/1-775, K.2015/312
Ceza Genel Kurulu bu kararında müdafisiz şekilde alınan ifadelerin değerlendirilmesinde savunma hakkının etkin kullanımının önemine dikkat çekmiştir. Kurul, ifade alma işlemlerinin yalnızca şekli kurallara uygun olmasının yeterli olmadığını; özgür iradenin gerçekten korunup korunmadığının değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.⁸¹
Kararda özellikle CMK m. 148 hükmünün anayasal boyutuna vurgu yapılmış; savunma hakkının zedelendiği durumlarda delilin güvenilirliğinin tartışmalı hale geleceği ifade edilmiştir.
- YCGK, 03.05.2011 T., E.2011/3-36, K.2011/76
Ceza Genel Kurulu bu kararında hukuka aykırı delil yasağının hukuk devleti ilkesi bakımından önemini değerlendirmiştir. Kurul’a göre hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin muhakemede kullanılması, adil yargılanma hakkını doğrudan zedelemektedir.⁸²
Karar, delil yasaklarının yalnızca teknik usul kuralı değil, anayasal güvence niteliğinde olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
D. İçtihatların Ortak Noktası
AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları birlikte değerlendirildiğinde ortak noktanın savunma hakkının etkin korunması olduğu görülmektedir.
İçtihatların ortak kabulüne göre:
- müdafi yardımına erişim soruşturmanın ilk aşamasından itibaren sağlanmalıdır,
- müdafinin yalnızca şeklen bulunması yeterli değildir,
- savunma hakkı pratik ve etkili biçimde kullanılabilmelidir,
- müdafisiz şekilde alınan ifadelerin mahkûmiyette belirleyici rol oynaması ciddi anayasal sorun doğurmaktadır,
- hukuka aykırı delil yasağı hukuk devleti ilkesinin temel unsurudur.⁸³
Kanaatimizce söz konusu içtihatlar, modern ceza muhakemesinde savunma hakkının artık tali usul güvencesi değil, muhakemenin meşruiyetini belirleyen temel anayasal unsur haline geldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Dipnotlar
⁶⁷ Greer, s. 397.
⁶⁸ AİHM, Artico/İtalya, § 33.
⁶⁹ AİHM, Salduz/Türkiye, § 55.
⁷⁰ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54.
⁷¹ AİHM, Dayanan/Türkiye, § 32.
⁷² Dayanan/Türkiye, § 32.
⁷³ AİHM, Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, § 274.
⁷⁴ Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, § 274-275.
⁷⁵ AİHM, Beuze/Belçika, § 125.
⁷⁶ Beuze/Belçika, § 150.
⁷⁷ Özbudun, s. 152.
⁷⁸ AYM, Baran Karadağ, § 74.
⁷⁹ AYM, Yusuf Can Şahin, § 68.
⁸⁰ Yusuf Can Şahin, § 68.
⁸¹ YCGK, 20.10.2015 T., E.2014/1-775, K.2015/312.
⁸² YCGK, 03.05.2011 T., E.2011/3-36, K.2011/76.
⁸³ Ünver / Hakeri, s. 803.
VII. TÜRK CEZA MUHAKEMESİ UYGULAMASINDA YAPISAL SORUNLAR
A. Normatif Güvence ile Uygulama Arasındaki Mesafe
Türk ceza muhakemesi sistemi normatif düzeyde değerlendirildiğinde, savunma hakkına ilişkin önemli anayasal ve yasal güvenceler içerdiği görülmektedir. Anayasa’nın 36. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun müdafilik sistemine ilişkin hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, teorik olarak güçlü koruma mekanizması oluşturulduğu söylenebilir.⁸⁴
Bununla birlikte uygulamada savunma hakkının etkin kullanımı bakımından ciddi yapısal sorunlar devam etmektedir. Özellikle soruşturma evresinde ortaya çıkan bazı uygulamalar, normatif korumanın fiilen zayıflamasına neden olmaktadır. Bu durum yalnızca bireysel hak ihlali problemi değil; aynı zamanda ceza muhakemesinin meşruiyetine ilişkin yapısal sorun olarak değerlendirilmelidir.⁸⁵
Kanaatimizce Türk ceza muhakemesi uygulamasındaki temel problem, savunma hakkının çoğu zaman “şekli yükümlülük” olarak görülmesidir. Müdafinin muhakemedeki rolü bazı uygulamalarda hâlen etkin anayasal denge unsuru olarak değil, usuli formalite olarak algılanabilmektedir.
B. Kolluk Merkezli Muhakeme Refleksi
Türk ceza muhakemesi pratiğinde uzun yıllar boyunca etkisini sürdüren kolluk merkezli soruşturma anlayışı, savunma hakkının etkin kullanımını zayıflatan temel sorun alanlarından biridir.⁸⁶
Özellikle uygulamada:
- ilk beyanın aşırı önemsenmesi,
- soruşturmanın kolluk merkezli yürütülmesi,
- müdafinin sürece geç dahil olması,
- dosyaya erişim sorunları,
- standart ifade alma yöntemleri
savunma hakkını zayıflatabilmektedir.
Oysa modern ceza muhakemesinde soruşturma evresi yalnızca suç şüphesinin araştırıldığı teknik süreç değildir. Bu aşama aynı zamanda bireyin devlet gücü karşısında en yoğun korumaya ihtiyaç duyduğu dönemdir.⁸⁷
Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin kolluk makamları karşısındaki psikolojik konumu dikkate alındığında, soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının etkin işletilmesi yaşamsal önem taşımaktadır.
Ancak uygulamada zaman zaman “itiraf merkezli” yaklaşımın etkilerinin sürdüğü görülmektedir. İlk ifadenin soruşturmanın yönünü belirleyen temel veri olarak değerlendirilmesi, müdafisiz alınan beyanların fiili ağırlığını artırmaktadır. Bu durum ise savunma hakkının başlangıç aşamasındaki güvencelerini daha kritik hale getirmektedir.
C. Müdafinin Pasifleşmesi Sorunu
Savunma hakkının uygulamadaki en önemli sorunlarından biri de müdafinin muhakeme sürecinde pasif konuma itilmesidir. Her ne kadar mevzuat müdafiye geniş yetkiler tanımış olsa da uygulamada bu yetkilerin etkin kullanımında çeşitli sorunlar yaşanabilmektedir.⁸⁸
Özellikle:
- dosyaya erişimde gecikmeler,
- müdafinin ifade alma sürecine sınırlı müdahalesi,
- soruşturma işlemlerine aktif katılım eksikliği,
- müdafinin “gözlemci” konumuna indirgenmesi
savunma hakkının işlevini zayıflatmaktadır.
AİHM’in Dayanan/Türkiye kararında vurguladığı üzere müdafi yardımının anlamlı olabilmesi için müdafinin muhakemeye aktif biçimde katılabilmesi gerekir.⁸⁹ Savunmanın yalnızca şeklen temsil edilmesi, anayasal güvence bakımından yeterli kabul edilemez.
Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kararlarında benzer yaklaşım benimsemektedir. Mahkeme’ye göre önemli olan müdafinin fiziksel olarak bulunması değil, savunmanın gerçekten etkili biçimde yürütülmesidir.⁹⁰
Kanaatimizce savunma hakkının etkinliği bakımından temel meselelerden biri, müdafinin soruşturma sürecinde gerçek denge unsuru haline getirilebilmesidir. Aksi halde savunma hakkı yalnızca teorik güvenceye dönüşmektedir.
D. Susma Hakkının Fiilen Etkisizleşmesi
Susma hakkı modern ceza muhakemesinin temel anayasal güvencelerinden biridir. Ancak uygulamada bu hakkın çoğu zaman yalnızca şekli bilgilendirme düzeyinde kaldığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır.⁹¹
Özellikle gözaltı sürecindeki bireyin:
- özgürlüğünden yoksun bırakılmış olması,
- yoğun stres altında bulunması,
- hukuki sonuçları değerlendirebilecek durumda olmaması,
- baskı hissi yaşaması
susma hakkının etkin kullanımını zorlaştırmaktadır.
Uygulamada standart ifade tutanaklarında yer alan rutin bilgilendirmelerin, bireyin gerçekten bilinçli tercih yapabilmesi bakımından yeterli olmadığı belirtilmektedir.⁹² Şüpheli çoğu zaman:
- susma hakkının sonuçlarını,
- beyanda bulunmanın risklerini,
- çelişkili ifadelerin etkisini,
- sonraki muhakeme sürecine etkileri
tam olarak değerlendiremeden ifade vermektedir.
Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkı ile susma hakkı arasında doğrudan ilişki bulunmaktadır. Müdafiden yoksun bırakılan bireyin susma hakkını bilinçli ve özgür biçimde kullanabilmesi çoğu durumda mümkün olmamaktadır.
E. Standart Tutanak ve Şablon Savunma Sorunu
Türk ceza muhakemesi uygulamasında eleştirilen alanlardan biri de standart ifade tutanakları ve şablon savunma pratiğidir. Özellikle bazı soruşturmalarda benzer içerikli ifade tutanaklarının kullanılması, savunmanın bireyselliğini zayıflatmaktadır.⁹³
Savunma hakkının özü, bireyin kendi durumuna özgü şekilde savunma geliştirebilmesidir. Oysa standartlaştırılmış ifade alma pratiği:
- bireysel savunmayı zayıflatmakta,
- özgür irade tartışmalarını artırmakta,
- savunmanın gerçekliğine ilişkin tereddüt doğurmakta,
- muhakemenin güvenilirliğini etkilemektedir.
Ceza muhakemesinde savunma hakkı yalnızca ifade alma işleminin yapılmış olmasıyla sağlanmış kabul edilemez. Önemli olan, bireyin gerçekten özgür iradesiyle savunma yapabilmesidir.⁹⁴
F. İlk İfadenin Muhakeme Psikolojisine Etkisi
Savunma hakkına ilişkin tartışmalarda çoğu zaman gözden kaçan hususlardan biri, ilk ifadenin muhakeme psikolojisi üzerindeki etkisidir.
Özellikle soruşturmanın başlangıç aşamasında verilen ilk beyan:
- soruşturmanın yönünü belirlemekte,
- sonraki delil faaliyetlerini şekillendirmekte,
- savunma stratejisini etkilemekte,
- yargısal kanaatin oluşumunu etkileyebilmektedir.⁹⁵
Bu nedenle müdafisiz şekilde alınan ilk ifadelerin sonraki aşamalarda doğrulanmış olmasının, ilk hak ihlalini tamamen ortadan kaldırdığı söylenemez.
Kanaatimizce savunma hakkına ilişkin değerlendirmelerde yalnızca şekli doğrulama işlemlerine değil, ilk aşamadaki hak ihlalinin muhakemenin bütününe etkisine bakılması gerekir.
AİHM’in Salduz, Ibrahim and Others ve Beuze kararlarında geliştirdiği yaklaşım da esasen bu noktaya işaret etmektedir. Savunma hakkı yalnızca belirli işlem anlarına ilişkin usuli formalite değil; muhakemenin bütününü etkileyen anayasal güvence niteliğindedir.⁹⁶
G. Yapısal Sorunların Hukuk Devleti Bakımından Sonuçları
Savunma hakkına ilişkin yapısal sorunlar yalnızca bireysel mağduriyet problemi doğurmamaktadır. Bu sorunlar aynı zamanda hukuk devletine duyulan güveni de doğrudan etkilemektedir.
Çünkü ceza muhakemesi, devletin birey üzerindeki en yoğun müdahale alanlarından biridir. Bu alanda ortaya çıkan hak ihlalleri:
- yargıya güveni,
- adalet algısını,
- hukuk devleti ilkesini,
- meşru yargılama anlayışını
doğrudan etkilemektedir.⁹⁷
Savunma hakkının yalnızca teorik güvence olarak kalması, muhakemenin meşruiyetini zayıflatmaktadır. Özellikle soruşturmanın ilk aşamasında ortaya çıkan hak ihlalleri, toplumdaki adalet algısı üzerinde uzun vadeli etki yaratmaktadır.
Kanaatimizce modern hukuk devletinde önemli olan yalnızca suçla mücadele edilmesi değil, bunun anayasal sınırlar içinde gerçekleştirilmesidir. Savunma hakkı ve hukuka aykırı delil yasağı da bu anayasal sınırların temel güvencelerindendir.
Dipnotlar
⁸⁴ Özbudun, s. 158.
⁸⁵ Ünver / Hakeri, s. 811.
⁸⁶ Öztürk / Erdem, s. 641.
⁸⁷ Hodgson, s. 139.
⁸⁸ Yenisey / Nuhoğlu, s. 218.
⁸⁹ AİHM, Dayanan/Türkiye, § 32.
⁹⁰ AYM, Yusuf Can Şahin, § 68.
⁹¹ Şen, s. 294.
⁹² Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 426.
⁹³ Öztürk / Erdem, s. 645.
⁹⁴ Centel / Zafer, s. 584.
⁹⁵ Vogler, s. 251.
⁹⁶ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54-55; Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, § 274-275; Beuze/Belçika, § 150.
⁹⁷ Hodgson, s. 142.
VIII. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE DEĞERLENDİRME
A. Savunma Hakkının Muhakemenin Kurucu Unsuru Olarak Yeniden Konumlandırılması
Modern ceza muhakemesi anlayışında savunma hakkı, yalnızca bireyin kendisini ifade etme imkânı olarak değerlendirilemez. Savunma hakkı aynı zamanda devletin cezalandırma yetkisinin anayasal sınırlarını belirleyen temel güvencelerden biridir. Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkının yalnızca teorik düzeyde tanınması yeterli değildir; bu hakkın soruşturmanın ilk anından itibaren fiilen etkili biçimde kullanılabilmesi gerekir.⁹⁸
AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, savunma hakkının artık şekli bir prosedür olarak değil, muhakemenin bütününü etkileyen anayasal güvence olarak kabul edildiği görülmektedir. Özellikle Salduz/Türkiye sonrası dönemde müdafinin muhakemedeki rolü yeniden tanımlanmış; müdafi yardımına erişim hakkı adil yargılanmanın asli unsurlarından biri haline gelmiştir.⁹⁹
Bununla birlikte Türk ceza muhakemesi uygulamasında savunma hakkının halen önemli ölçüde “şekli güvence” düzeyinde kaldığı görülmektedir. Müdafinin soruşturma sürecine etkin katılım sağlayamaması, ifade alma işlemlerinin büyük ölçüde kolluk merkezli yürütülmesi ve müdafisiz ifadelerin sonraki doğrulama işlemleriyle meşrulaştırılması gibi uygulamalar, savunma hakkının anayasal işlevini zayıflatmaktadır.¹⁰⁰
Kanaatimizce savunma hakkının etkin biçimde korunabilmesi için ceza muhakemesinde “itiraf merkezli” anlayıştan uzaklaşılması gerekmektedir. Çünkü modern hukuk devletinde muhakemenin amacı yalnızca maddi gerçeğe ulaşmak değil; bunu temel hak güvencelerine uygun yöntemlerle gerçekleştirmektir.
B. Müdafi Yardımına Erişimin Güçlendirilmesi
Savunma hakkının etkin korunabilmesi bakımından öncelikli gereklilik, müdafinin soruşturmanın ilk anından itibaren muhakemeye gerçek anlamda dahil olabilmesidir.
Bu kapsamda özellikle:
- müdafinin dosyaya erişim imkanının genişletilmesi,
- ifade alma işlemlerine etkin katılımının sağlanması,
- kolluk işlemleri üzerindeki denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi,
- şüpheli ile müdafi arasındaki gizli görüşme hakkının etkin korunması,
- müdafinin soruşturma işlemlerine aktif katılımının artırılması
gerekmektedir.¹⁰¹
Özellikle uygulamada müdafinin yalnızca “hazır bulunan kişi” konumuna indirgenmesi, savunma hakkının işlevsizleşmesine neden olmaktadır. Oysa müdafi, muhakemenin pasif izleyicisi değil; savunmanın anayasal temsilcisidir.
AİHM’in Dayanan/Türkiye kararında vurgulandığı üzere müdafi yardımının anlamlı olabilmesi için müdafinin yalnızca ifade sırasında hazır bulunması yeterli değildir. Müdafi;
- şüpheliyle gizli görüşebilmeli,
- savunma stratejisi geliştirebilmeli,
- dosyaya erişebilmeli,
- ifade sürecine müdahil olabilmeli,
- usuli ihlallere anında müdahale edebilmelidir.¹⁰²
Bu nedenle soruşturma aşamasında müdafinin etkili katılımını engelleyen uygulamalar, savunma hakkının özünü zedelemektedir.
C. İfade Alma İşlemlerinin Teknik Kayıt Altına Alınması
Savunma hakkına ilişkin tartışmaların önemli bölümü, ifade alma işlemlerinin denetlenebilirliği sorunundan kaynaklanmaktadır. Özellikle kolluk aşamasında ortaya çıkan:
- baskı iddiaları,
- yönlendirme tartışmaları,
- özgür irade sorunları,
- tutanak güvenilirliği problemleri
çoğu zaman sonradan objektif biçimde denetlenememektedir.¹⁰³
Bu nedenle ifade alma işlemlerinin görüntülü ve sesli kayıt altına alınması önemli anayasal güvence sağlayacaktır.
Teknik kayıt sistemleri sayesinde:
- kolluk işlemlerinin denetlenebilirliği artacak,
- baskı iddiaları objektif biçimde değerlendirilebilecek,
- müdafi yardımının etkinliği gözlemlenebilecek,
- ifade alma sürecinin şeffaflığı sağlanacaktır.
Birçok Avrupa ülkesinde soruşturma işlemlerinin teknik kayıt altına alınmasına yönelik sistemlerin yaygınlaştığı görülmektedir.¹⁰⁴ Türk hukukunda da özellikle ağır suçlar bakımından bu yöntemin daha etkin biçimde uygulanması, savunma hakkının korunmasına katkı sağlayacaktır.
D. Hukuka Aykırı Delil Yasağının Daha Sıkı Uygulanması
Savunma hakkının etkin korunabilmesi bakımından hukuka aykırı delil yasağının anayasal niteliğine uygun biçimde uygulanması zorunludur.
Anayasa’nın 38/6 maddesi ile CMK m. 206 ve m. 217 hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, Türk hukukunda hukuka aykırı delillere karşı güçlü normatif koruma bulunduğu görülmektedir.¹⁰⁵ Ancak uygulamada zaman zaman:
- “doğrulama”,
- “kaçınılmazlık”,
- “başka şekilde elde edilebilirlik”
gibi gerekçelerle hukuka aykırılığın etkisinin daraltıldığı görülmektedir.¹⁰⁶
Kanaatimizce savunma hakkına yönelik ihlaller bakımından daha sıkı anayasal denetim uygulanmalıdır. Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyin müdafi yardımından yararlandırılmadan verdiği ilk beyanların, sonraki aşamalarda tekrar edilmesi tek başına ilk ihlali ortadan kaldırmamalıdır.
Çünkü ilk ifade, muhakemenin psikolojik ve stratejik çerçevesini belirleyen en önemli işlemlerden biridir. İlk aşamadaki hak ihlali, sonraki doğrulama işlemleriyle her zaman giderilebilecek nitelikte değildir.
Bu nedenle mahkemelerin delil değerlendirmesi yaparken yalnızca sonuca değil, delilin elde edilme yöntemine de ağırlık vermesi gerekmektedir. Hukuk devleti ilkesi, suçla mücadelede dahi devletin anayasal sınırlar içinde hareket etmesini zorunlu kılar.
E. İçtihat Birliğinin Güçlendirilmesi
Savunma hakkına ilişkin önemli sorunlardan biri de uygulamadaki içtihat farklılıklarıdır. Özellikle müdafisiz ifadelerin delil değeri konusunda mahkemeler arasında farklı değerlendirmelerin bulunması, hukuk güvenliği ilkesini zedeleyebilmektedir.¹⁰⁷
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda daha istikrarlı uygulama geliştirilmesi gerekmektedir. Özellikle soruşturmanın ilk aşamasında savunma hakkının zedelenmesi halinde, mahkemelerin daha hassas anayasal denetim yapması önem taşımaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında savunma hakkının anayasal boyutuna yönelik vurgular bulunsa da uygulamada hâlen farklı değerlendirmeler ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle özellikle:
- CMK m. 148 uygulaması,
- müdafisiz ifade,
- doğrulama işlemleri,
- hukuka aykırı delil
konularında daha net ve istikrarlı içtihat çizgisine ihtiyaç bulunmaktadır.
F. Savunma Hakkı ve Hukuk Devleti İlişkisi
Savunma hakkının etkin korunması yalnızca bireysel hak ihlallerini önlemek bakımından değil, hukuk devleti ilkesinin korunması açısından da zorunludur.
Ceza muhakemesi, devletin birey üzerindeki en sert müdahale alanlarından biridir. Bu nedenle savunma hakkına ilişkin güvenceler yalnızca teknik usul kuralları olarak değerlendirilemez. Bu güvenceler aynı zamanda devletin meşru güç kullanımının sınırlarını belirlemektedir.¹⁰⁸
Savunma hakkının zayıfladığı bir sistemde:
- adil yargılanma hakkı,
- silahların eşitliği ilkesi,
- hukuki güvenlik,
- masumiyet karinesi
de zedelenmektedir.
Kanaatimizce modern hukuk devletinde önemli olan yalnızca suçla mücadele edilmesi değil, bunun anayasal sınırlar içinde gerçekleştirilmesidir. Savunma hakkı ve hukuka aykırı delil yasağı da bu sınırların en temel güvencelerindendir.
Dipnotlar
⁹⁸ Yenisey / Nuhoğlu, s. 213.
⁹⁹ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54-55.
¹⁰⁰ Öztürk / Erdem, s. 642.
¹⁰¹ Centel / Zafer, s. 612.
¹⁰² AİHM, Dayanan/Türkiye, § 32.
¹⁰³ Hodgson, s. 137.
¹⁰⁴ Vogler, s. 259.
¹⁰⁵ Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 38/6; CMK m. 206 ve m. 217.
¹⁰⁶ Ünver / Hakeri, s. 803.
¹⁰⁷ Özbek / Doğan / Bacaksız, s. 433.
¹⁰⁸ Özbudun, s. 164.
IX. SONUÇ
Ceza muhakemesinde müdafi yardımına erişim hakkı, modern hukuk devletinin temel anayasal güvencelerinden biridir. Savunma hakkının etkin biçimde kullanılmadığı bir muhakeme sürecinde maddi gerçeğe ulaşılması, tek başına adil yargılanma için yeterli kabul edilemez. Çünkü çağdaş ceza muhakemesi anlayışında önemli olan yalnızca suçun ortaya çıkarılması değil, bunun hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğidir.¹⁰⁹
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin özellikle Salduz/Türkiye kararı sonrasında geliştirdiği içtihatlar ile Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararları birlikte değerlendirildiğinde, müdafi yardımına erişim hakkının muhakemenin tali bir unsuru olmaktan çıkarak kurucu anayasal güvence haline geldiği görülmektedir. Savunma hakkı artık yalnızca bireyin kendisini ifade edebilme imkanı olarak değil; devletin cezalandırma yetkisinin sınırlarını belirleyen temel anayasal mekanizma olarak değerlendirilmektedir.¹¹⁰
Bu dönüşüm özellikle soruşturma evresi bakımından büyük önem taşımaktadır. Çünkü bireyin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı, devlet gücüyle doğrudan karşı karşıya geldiği ve psikolojik olarak en kırılgan durumda bulunduğu süreç soruşturmanın ilk aşamasıdır. Bu nedenle müdafi yardımına erişim hakkının soruşturmanın başlangıcından itibaren etkin biçimde korunması, adil yargılanma hakkının vazgeçilmez unsurudur.¹¹¹
AİHM’in Salduz, Dayanan, Ibrahim and Others ve Beuze kararlarında ortaya koyduğu yaklaşım, müdafi yardımına erişimin yalnızca şekli güvence olarak değerlendirilemeyeceğini açık biçimde göstermektedir. Mahkeme’ye göre önemli olan, savunmanın gerçekten etkili biçimde yürütülüp yürütülemediğidir. Müdafinin yalnızca fiziksel varlığı değil; savunma sürecine aktif ve anlamlı katılımı esas alınmalıdır.¹¹²
Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kararlarında savunma hakkının teorik değil, pratik ve etkili biçimde korunması gerektiğini vurgulamaktadır. Özellikle müdafisiz şekilde alınan ifadelerin mahkûmiyet hükmünde belirleyici delil olarak kullanılmasının anayasal sorun doğurduğu kabul edilmektedir.¹¹³
Bununla birlikte Türk ceza muhakemesi uygulamasında halen önemli yapısal sorunlar bulunmaktadır. Müdafinin soruşturma sürecine etkin katılım sağlayamaması, kolluk merkezli muhakeme refleksleri, standart ifade alma uygulamaları ve müdafisiz ifadelerin sonraki doğrulama işlemleriyle meşrulaştırılması gibi uygulamalar, savunma hakkının anayasal işlevini zayıflatmaktadır.¹¹⁴
Özellikle müdafisiz şekilde alınan ilk ifadelerin sonraki aşamalarda doğrulanmasının, ilk ihlali otomatik biçimde ortadan kaldırdığı yönündeki yaklaşım tartışmalıdır. Çünkü ilk ifade çoğu zaman:
- muhakemenin yönünü belirlemekte,
- sonraki delil faaliyetlerini şekillendirmekte,
- savunma stratejisini etkilemekte,
- yargısal kanaatin oluşumuna başlangıç oluşturmaktadır.¹¹⁵
Bu nedenle soruşturmanın ilk aşamasındaki hak ihlalleri, sonraki işlemlerle her zaman giderilebilecek nitelikte değildir.
Kanaatimizce savunma hakkının etkin biçimde korunabilmesi için öncelikle ceza muhakemesinde “itiraf merkezli” anlayıştan uzaklaşılması gerekmektedir. Modern hukuk devletinde muhakemenin amacı yalnızca maddi gerçeğe ulaşmak değil; bunu temel hak güvencelerine uygun yöntemlerle gerçekleştirmektir.
Bu kapsamda özellikle:
- müdafinin soruşturma sürecine etkin katılımının sağlanması,
- ifade alma işlemlerinin teknik kayıt altına alınması,
- hukuka aykırı delil yasağının daha sıkı uygulanması,
- müdafisiz ifade uygulamalarına yönelik anayasal denetimin güçlendirilmesi,
- içtihat birliğinin geliştirilmesi
önem taşımaktadır.¹¹⁶
Sonuç olarak savunma hakkı ve hukuka aykırı delil yasağı, modern hukuk devletinin yalnızca teknik muhakeme kuralları değil; devletin cezalandırma yetkisinin anayasal sınırlarını belirleyen temel güvenceleridir.
Ceza muhakemesinde hukuk devleti ilkesinin gerçek anlamda korunabilmesi, ancak savunma hakkının soruşturmanın ilk anından itibaren etkili biçimde güvence altına alınmasıyla mümkündür.
KAYNAKÇA
Kitaplar
Centel, Nur / Zafer, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 21. Baskı, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2023.
Greer, Steven, Human Rights in Criminal Procedure, Cambridge University Press, Cambridge, 2015.
Hodgson, Jacqueline, The Metamorphosis of Criminal Justice, Oxford University Press, Oxford, 2020.
LaFave, Wayne R. / Israel, Jerold H. / King, Nancy J. / Kerr, Orin S., Criminal Procedure, 6th Edition, West Academic Publishing, Minnesota, 2017.
Langbein, John H., The Origins of Adversary Criminal Trial, Oxford University Press, New York, 2003.
Özbek, Veli Özer / Doğan, Koray / Bacaksız, Pınar, Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2023.
Özbudun, Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 23. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2023.
Öztürk, Bahri / Erdem, Mustafa Ruhan, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2024.
Şen, Ersan, Türk Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2022.
Ünver, Yener / Hakeri, Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 19. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2023.
Vogler, Richard, A World View of Criminal Justice, Routledge-Cavendish, London, 2005.
Yenisey, Feridun / Nuhoğlu, Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2023.
Makaleler
Greer, Steven, “The Right to Legal Assistance in Police Custody after Salduz”, Human Rights Law Review, Vol. 10, No. 2, 2010, s. 395-426.
Yenisey, Feridun, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Müdafi Yardımından Yararlanma Hakkı”, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 5, S. 63-64, 2010, s. 25-44.
Yenisey, Feridun, “Ceza Muhakemesinde Delil Yasakları”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 68, S. 1-2, 2010, s. 1-32.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
AİHM, Artico/İtalya, B. No: 6694/74, 13.05.1980.
AİHM, Beuze/Belçika, B. No: 71409/10, 09.11.2018.
AİHM, Dayanan/Türkiye, B. No: 7377/03, 13.10.2009.
AİHM, Ibrahim and Others/Birleşik Krallık, B. No: 50541/08 vd., 13.09.2016.
AİHM, Örs ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 46213/99, 20.06.2006.
AİHM, Salduz/Türkiye, B. No: 36391/02, 27.11.2008.
AİHM, Saunders/Birleşik Krallık, B. No: 19187/91, 17.12.1996.
Anayasa Mahkemesi Kararları
AYM, Baran Karadağ, B. No: 2014/12906, 07.05.2015.
AYM, Yusuf Can Şahin, B. No: 2015/17284, 26.12.2018.
Yargıtay Kararları
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 20.10.2015 T., E.2014/1-775, K.2015/312.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 03.05.2011 T., E.2011/3-36, K.2011/76.
Dipnotlar
¹⁰⁹ Centel / Zafer, s. 701.
¹¹⁰ AİHM, Salduz/Türkiye, § 54-55.
¹¹¹ Hodgson, s. 141.
¹¹² AİHM, Dayanan/Türkiye, § 32; Beuze/Belçika, § 125.
¹¹³ AYM, Yusuf Can Şahin, § 68.
¹¹⁴ Öztürk / Erdem, s. 648.
¹¹⁵ Vogler, s. 253.
¹¹⁶ Ünver / Hakeri, s. 811.
Hukuki Bilgilendirme
Mevzuat ve güncel yargı kararları çerçevesindeCEZA MUHAKEMESİNDE MÜDAFİ YARDIMI HAKKI VE HUKUKA AYKIRI DELİL SORUNU konusuna ilişkin bu içerik, mevzuat ve güncel yargı kararları ışığında genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır.
Bu site, Av. Afşın Burak Öztürk tarafından hazırlanmış olup, sitede yer alan tüm içerikler bilgilendirme amacı taşımaktadır. Site içeriği, somut olaylara ilişkin hukuki danışmanlık hizmeti yerine geçmez.
Sitede yer alan tüm içeriklerin izinsiz kopyalanması, çoğaltılması, yayımlanması ve dağıtılması yasaktır.